İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Kitap

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri
+ -

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri isimli esere göz attığımız vakit her şeyden evvel ortaya çıkan ürünün, Amin Maalouf’un klasikleşen üslubunun kaleminden çıktığına şahit olmaktayız. Üslubun da ki akıcılığın ve mekan tasvirleri ile doğrudan okuyucuya hitap ettiği ortadadır. Okuyucuyu tarihsel gerçekliklerin ışığında bir seyahate çıkaran yazar, okuyucuyu adeta tarihin bir parçası haline getirmektedir.

Amin Maalouf, Arapların Gözünden Haçlı Seferleri

çev.: Ali Berktay, 22. bsk. (İstanbul, Yapı Kredi Yayınları: 2019), 265 s.

Eserde kullanılan dil son derece yalındır. Bir tarih kitabı olmasına rağmen roman tarzında nakış nakış işlenmiş olay örgüsü, okuyucuya tarihsel gerçeklikleri bir roman okurcasına benimsetmesine vesile olmaktadır. Yazar okuyucuyu tarihsel kavramlar ile boğmaktan kaçınmıştır. Gelişen olaylar silsilesinde okuyucu ile şahsi yorumlarını paylaşır. Böylelikle tarihsel süreçte yaşananlara tenkitte bulunmaktan geri kalmaz. Okuyucudan da aynı eleştiriler yaklaşımda olaylara yaklaşmasını talep eder.

Amin Maalouf bu romanında 11. yüzyılın son yılları dahil olmak üzere 12. ve 13. yüzyıl arasında ki 200 yıllık bir süreci kapsamlıca ele almaktadır. Yazarın amaçlarından bir tanesi İslam medeniyetinin içinde bulunduğu durumu bizlere aktarmak istemesidir. Diğer bir deyişle Haçlı seferlerinin başlangıcından, son bulmasına kadar gelen süreci detaylıca ele alır. Bu tarihsel süreci ele alırken sık sık tenkit yoluna başvurur. Bu tenkitlerden İslam Dünyası nasibini almakla beraber yer yer Frenklere de tenkitlerde bulunmaktadır. Fakat asıl üzerinde durduğu nokta İslam Dünyasıdır. Eser toplamda 6 kısım ve 14 bölümden oluşmaktadır.

Önbilgi

Yazarın eseri kaleme alma gayesi Arapların, Türklerin kısacası İslam aleminin gözünden Haçlı seferlerini incelemektedir. Başka bir deyişle farklı bir perspektiften, doğunun gözünden yaşanan olayların gelişimini incelemektedir. Şüphesiz bu husus ana sebeptir. Fakat bu incelemeyi yapar iken kuru kuru bir inceleme, saf tarihsel gerçekleri eserine yansıtma yolunu tercih etmemiştir.

Yazar tarihsel gerçeklere açıklık getirmek adına sık sık dönemin vakanüvislerinden alıntılar ile eserini zenginleştirmiştir. Bu yöntem ile döneme tanıklık eden kimselerin düşüncelerini okuyucu ile paylaşmaktadır. Fakat yazar paylaştığı her bilgiyi körü körüne savunma yoluna gitmemiştir. Katıldığı görüşler olduğu gibi kaynağından emin olmadığı anekdotlarda gerçeği yalnızca Allah bilir, yahut rivayet edilmektedir tarzı cümleler kullanmaktadır.

Yazar eserin önsözünde neden böyle bir çalışmaya gereksinim olduğunu ifade etmektedir. Bu güne kadar konu hakkında ele alınmış olan eserlerin Haçlı Seferlerini değil, Frenk istilalarını ele aldığının altını çizmilecektir. Eseri farklı bir perspektiften yani öteki cepheden gözlemlemek gayesi içerisinde olduğunu dile getirilmektedir.

Giriş

Kitabın giriş kısmında 1099 yılında Kudüs’ün Haçılar tarafından işgalini izleyen yıllarda zulümden kaçan muhacirlere değinilmiştir. Muhacirlerin şahsında hicret övülmüştür. Daha sonra bu muhacirlerin Halife tarafından itibar görülmediğine değinilmiştir. Böylece Müslüman idarecilerin yaklaşan Haçlı tehlikesini iyi analiz edilemediği anlatılmak istenmiştir.

Birinci kısımdan itibaren ise kronolojik olarak haçlı seferleri işlenmeye başlamıştır. Olay örgüsüne Birinci Haçlı seferinin önündeki ilk engel olan Anadolu Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan’ın yaşadıklarına değinilerek başlanır. Yazar sultanın portresini çizerken genel anlamda eleştirel bir tutum sergiler. Onun ihmalkârlığından dem vurur. Frenkleri mağlup ettikten sonra sultanın düşmanını küçümsediğini belirtilecektir. Fakat bu ihmalkârlığının ona başkentini kaybetmesine vesile olduğunu belirtir. Tüm İslam âleminde görüldüğü üzere Türk beylerinin de iktidar kavgasına düştüğü gerçeğine değinilir. Bu gerçeğin ise şüphesiz Frenklerin işine yarayan ana unsur olduğunun altı eserin neredeyse her bölümünde altı çizilecektir.

Yazar Müslümanlar arasındaki cihat kavramının ne ifade ettiğini şu cümlesi ile özetlemiştir. “On birinci yüzyıl Suriye’sinde cihat, zor duruma düşen emirlerin sarıldığı bir slogandan başka bir şey değildir (s.35)”.  Bu ifade emirler arasındaki ilişkiyi özetler niteliktedir. Antakya’nın göz göre göre nasıl kaybedildiğine ve Frenklerin şehri işgal ettikten sonra ortalığı kan gölüne nasıl çevirdikleri anlatılacaktır.

Ardından ise Suriyenin Maarra kentinde Haçlıların yol açtığı vahşetin içeriğine değinilmektedir. Yazar eserinin son bölümünde ise buna benzer bir vahşeti Müslümanların da Frenklere yaptığını vakanüvisin notlarından yola çıkarak ortaya koymuştur. Diğer bir ifade ile Haçlılar ilk geldikleri vakit ne denli bir vahşete sebep olduysa Müslüman diyarından kovulurken de aynı manzaraya bu sefer 200 yıl sonra kendileri kurban olduklarına yazar tarafından değinilecektir. Daha sonra ise Müslüman Dünyasının içinde bulunduğu durumu şu sözler ile özetler. “Bazılarının söylediğine göre, Selçuklu İmparatorluğu’nun durmadan genişlediğini gören Mısır’ın efendileri korkuya kapılmış ve Frenklerden Suriye üzerine yürüyüp kendileriyle Müslümanlar arasında bir tampon bölge oluşturmalarını istemişlerdi. Gerçeğin ne olduğunu ancak Allah bilir (s.55).”

İkinci kısım

Trablusşam kenti ele alınır. Yazar Arap Dünyasındaki uyuşukluğun kaçınılmaz olarak bozgunlar ile neticelendiğinden dem vurur. Frenk tehlikesinin farkına varamamakla suçlar. İhmalkâr tutumların tüm sayısal üstünlüklerine rağmen Arapların hep bozguna uğramasının ana nedenlerinden bir tanesi olarak görür. Frenk istilasının başından beri Selçuklu Sultanlığını felç eden kardeş kavgasının son bulmasını Müslüman alemi adına olumlu bir gelişme olarak nakleder. Yazar Müslüman yöneticilerin halkın nezdinde ki itibarını şu sözler ile özetler “Beceriksizlik hatta ihanetle suçladıkları Müslüman yöneticilerin çoğunu istilacılarla aynı kefeye koyup hepsine eşit ölçüde kin duyan Arapların sayısı giderek artar (s.93)”.

Daha sonra istilanın başından beri ilk kez doğrudan Frenk istilası ile mücadele etmek isteyen bir isme değinir. Bu isim İlgazi’dir. Sarmeda zaferinin Arap dünyasında coşku uyandırdığından bahsedilir. Ardından ise Türk beyi Belek’in icraatlarına değinilecektir. Yazar Belek’i övgü dolu sözler ile betimlemiştir. Onun Haçlılara karşı yürüttüğü kararlı tutumunun diğer Müslüman beylerinden bıçak gibi ayrılmasına vesile olduğu ifade edilecektir.

Ardından ise yazar Müslüman alemi için belki de Frenk istilasından daha tehlikeli bir unsurun yarattığı yıkımların boyutlarını şu sözleri ile özetlemiştir. “Haşşaşin tehdidi hiç bu kadar ciddi boyutlar olmamıştı. Artık basit bir yıpratma girişimi değil, Arap dünyasını Frenk işgalciye karşı koyabilmek için tüm enerjisine ihtiyacı olduğu bir sırada kemiren tam bir cüzzam söz konusudur (s.105)”.

Üçüncü kısım

Karşımıza öncelikle yazarın Müslümanlara bir armağan olarak takdim ettiği bir isim ortaya çıkar. Bu isim Zengi’dir.  Zengin’in saltanatı boyunca Frenklerin yedikleri darbeler peşi sıra anlatılacaktır. Müslümanlar artık Frenkler ile mücadelede önderini bulmuştur. Frenklerin ise istilanın başındaki dinamizminden artık çok uzakta bir tablo sergiledikleri belirtilecektir. Diğer bir tabir ile psikolojik üstünlük şimdilik yön değiştirmiştir. Zengi’nin trajik ölümünün ardından ise oğlu Nureddin’in babasını aratmadığını, hatta onun bıraktığı mirası öteye taşıdığına değinilecektir. Yazar onun cihada sonuna kadar bağlı bir karakter olduğunu belirtmektedir.

Dördüncü kısım

Artık gelişen olaylar sonucunda Frenklerin bir zamanlar sahip oldukları güçten çok uzak bir durumda oldukları ifade edilecektir. Bu kısımda Selahaddin Eyyubi üzerinde uzun durulmuştur. Öncelikle Selahaddin’in, kaderin ona çizdiği yolda adım adım yükselişi ele alınır. Yazar onun hırslı ve iktidar için çabalamaya niyetinin olmadığına fakat kaderin ona biçtiği rolün onu bu yola sürüklediğine değinilecektir. Nureddin’in ölümünden sonra ise Haçlılar ile olan mücadeleyi çok başka boyutlara taşıdığı dile getirilecektir. Her şeye rağmen fazla bonkör olduğu ve fazla merhamet sahibi olduğu için Selahaddin’in tenkitlere de uğradığı not olarak düşülecektir. Yazar Selahaddin’in pek çok önemli icraata imza attığını ifade eder. Onun döneminde ki en önemli gelişmelerden bir tanesinin Arap Dünyasını tek sancak altına toplamış olması olduğunu belirtir. “Artık Suriye ile Mısır, Nureddin’in zamanındaki gibi kağıt üstünde değil, Eyyubi hükümdarının tartışılmaz otoritesi altında fiilen birleşmiştir (s.172)”.

Beşinci kısım

El- Adil ve el- Kamil dönemlerine değinilir. El- Kamil’in Kudüs’ü mektup arkadaşı Friedrich’e teslim etmesinin nasıl geliştiğine değinmektedir. İki ismin arkadaşlığının içeriği açıklanmaktadır. Kudüs’ün elden çıkmasının neticeleri şu sözler ile özetlenmek istenmektedir. “Kudüs’ün Frenklere teslim edildiği haberi duyulur duyulmaz, der vakanüvis, tüm İslam âlemi fırtınaya tutulmuş gibi sallandı (s.213)”.

Altıncı ve son kısım ise genel hatlarıyla Moğol istilasının yıkıcı yönlerine değinmektedir. Ayrıca Eyyubi hanedanlığının Memluk darbesi ile son bulduğu ve Memluklerin İslam Dünyasının yeni sancaktarlığını yapacak sürece nasıl hangi aşamalar neticesinde ulaşıldığına değiniecektir. Frenk istilasının son bulmasına vesile olanların Memluk Türkleri olduğu dile getirir.

Önerilen Yazı
Haçlılar Önünde Sultan Baybars

Sonsöz

Sonsöz kısmında ise yazar, Arap dünyasına yönelik bir takım eleştirilerde bulunmuştur. Arap Medeniyetinin öncesi ve istilalardan sonrasında ki durumu hakkında bir takım anekdotlar paylaşmıştır. Frenklere karşı mücadelenin asıl kahramanlarının Kürt, Türk ve Ermeniler olduğunun, Arap yöneticilerinin basiretsizliğinden dem vurmaktadır.

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri hakkında derinlemesine değerlendirme yapmak bir hayli mümkündür. Çünkü yazarın tespitleri ve ilaveten isimlere ve süreçlere yaptığı kendi yorumları, eleştiriye açık durumdadır. Yazar bu eserinde başarıya veya başarısızlığa sebep olacak pek çok husus üzerinde durmayı başarmıştır. Bu tespitlerden en çarpıcı olanlarından bir tanesi ise batı ve doğu toplumlarının arasında ki temel farkı yalın bir dille ifade etmesi olmuştur.

Batıda bir devlet düzeni, bir gelenek ve kilise devlet uyumunun mevcut olduğundan bahsederken doğuda her bir hükümdarın ölümünden sonra iktidar kavgalarının devleti neredeyse iç savaşa sürüklemesi söz konusudur der yazar. Bu gerçeğin temelde başarısızlığın sebebi olduğunu belirtir. Bir diğer etken ise şüphesiz Şii-Sünni çatışmasının yıkıcı etkilerinin Müslüman âleminin tek çatı altında toplanmasının önündeki temel sorunlardan bir tanesi olduğu aşikardır. Yazarda bu husus üzerinde uzun uzadıya durmuş ve tenkitlerde bulunmuştur. Genel anlamda Müslüman coğrafyasının birlikten uzak bir görünüm sergilemesine sebep olarak; bu iki husus öne sürülmektedir. Müslüman Dünyasında ki bu uyuşukluk öylesine derindir ki ancak istilanın yirminci senesinde bir karşılık verildiğine değilecektir.

Eseri Neden Okumalıyız?

Yazar Arapların Gözünden Haçlı Seferleri eserinde yer yer halkın nabzını yansıtacak örneklere yer verse de genel anlamda siyasi bir kronoloji etrafında olay örgüsünü şekillendirmeyi tercih etmiştir. Bu yönüyle eser büyük adamların gelişen olaylar karşısında ki uyguladıkları politikaların  genel bir özeti niteliğindedir. Eserin, kimi çevreler tarafından sosyo-ekonomik yönünün eksik olduğu biçiminde eleştiriye tutulması doğal olacaktır. Eserin bir diğer eksisi herkese hitap edebilmesi adına olayların kökenini daha kapsamlıca ele almamış olmasıdır. Doğunun gözünden Haçlı seferlerinin bir roman gibi aktarılması şüphesiz işin teknik yönünün zayıf kalmasına vesile olmuştur.

Peki bu eseri neden okumalıyız? Amin Maalouf’un Arapların Gözünden Haçlı Seferleri eserini okuyucularına ne gibi katkılar sağlayacaktır? Öncelikle yazar biz okuyucularına, tarihsel gerçeklerin roman havasında kaleme alındığı bu eserde döneme; yakından tanıklık etme fırsatı sunmaktadır. Hıristiyan, Müslüman ve Moğol karakterlerine yakından göz atmamızı, bu tarihi kişilikler hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. En önemlisi bu isimlerin tarihsel süreçte neyi doğru, nerede hata yaptıklarının farkına varmaktayız. Hükümdarların nasıl bir karakterlere, niteliklere, donanımlara ve eksikliklerini gözlemlemekteyiz. Uzun lafın kısası yazar bizlere bu romanında 200 yıllık bir seyahatte yaşananları kanıksamamızı ve çıkarımlar yapmamız için biz okuyucularına bir fırsat sunmaktadır.