Türk Tarihi

Ahilik Ve Anadolu’nun Türkleşmesi

642 Nihavend Savaşı ile beraber İslamla tanışan Türkler, Kuteybe b. Müslim’in Maveraünnehir seferleriyle(705-714) birlikte olumsuz bir şekilde de olsa İslam’ı daha yakından tanımışlar; 751 Talas Savaşı ile beraber İslam’a daha da yakınlaşmaya başlamışlar ve milletçe Müslümanlaşma dönemleri başlamıştır. Tabi bu süreç daha çok uzun yıllar sürecektir. Sâmânîler, İdil Bulgarları, Karahanlılar, Gazneliler, Tolunoğulları, Ahşidler gibi devletler, toplu hallerde müslüman olmaya öncülük etmiş ve Selçuk Bey’in de müslüman olması, ileride torunları Tuğrul ve Çağrı beylerin devlet halinde getireceği ve Türk ve İslam dünyasında çok büyük tesirler yaratacak olan Selçuklu devletinin de bu Türk-İslam devletleri arasında katılmasına vesile olacaktır.

Şiî Fâtımî hilafetine bağlı Büveyhoğulları devletinin Arslan Besâiri adlı kumandanı, Abbâsi hilafetinin başkenti olan Bağdat’ı hakimiyeti altına almış ve Halife Kaim Biemrillah’ı esâreti altına almıştı. Halife, Tuğrul Bey’e sürekli mektuplar yazarak ondan yardım istiyordu. Nihayet Tuğrul Bey 1055 yılında ordusunu toplayarak Bağdat seferine çıktı. Arslan Besâirî’nin kuvvetlerini yenerek onların şehirden kaçmasını sağladı ve şehri kontrolü altına aldı. Halife’ye 50.000 dinar altın ve 500 kür buğday maaş bağladı. Büveyhoğulları’nın elinden alınan topraklar Selçuklu hakimiyeti eline geçti. Tuğrul Bey Dicle nehri kenarında eski evleri yıktırtarak; yerlerine yeni evler, camiler ve saray yaptırarak kendine bir şehir kurdu ve bu şehrin adı Tuğral Bey Şehri oldu. Halife politik yetkilerini Tuğrul Bey’e bırakarak kendisinin sadece dini-uhrevî misyonları olduğunu ilan etti. Aynı zamanda Halife’nin 1056 senesinde Çağrı Bey’in kızı Arslan Hatice Hatun ile evlenmesi ile birlikte Abbasîler ve Türkler arasında evlilik yoluyla akrabalık kurulmuş oldu. Bağdat Seferi yüzyıllarca Türklük ve İslam’ın birlikte anılmasına ön ayak oldu. Çünkü İslam dünyasının siyasi yetkilerinin Türklerin elinde bulunma olgusu ta ki Osmanlı’nın son dönemlerine kadar sürecekti. Bugün Güney Amerika’da bütün İslam dünyası ihvânı için ‘’El Turco’’ kelimesi kullanılıyorsa, bu Bağdat Seferi’nin tesiri oldukça fazladır. Çünkü bu Bağdat Seferi aynı zamanda II. Bağdat seferinde Tuğrul Bey’in rükn ed-dîn, Sultanü’l Mağrib ve’l Maşrık, Kâsımu’l Emîri’l Müminîn gibi unvanlar almasında da büyük bir etmen oldu. II. Bağdat seferi ise şu şekilde gerçekleşmişti: Tuğrul Bey muhtelif sebeplerden dolayı Bağdat’tan ayrılmış ve birkaç sene Bağdat’a uğrayamamıştı. Bu süre zarfında Tuğrul Bey’in I. Bağdat Seferi’yle birlikte Bağdat’tan kaçan Büveyhoğulları kumandanı Arslan Besâirî, birtakım Arap şeyhlerinin de yardımını alarak Bağdat’a tekrardan girmiş ve şehri zaptetmişti.(1058) Bağdat’ta Şiî Fâtımî halifesi adına hutbe okutmuş ve bir yıla yakın bir süre şehri hakimiyeti altında bulundurarak müslüman halka yapmadık kötülük bırakmamıştı. Tuğrul Bey, anne bir kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırıp işini bitirir bitirmez Bağdat’a yeni bir sefer yaptı.(1059) Bu sefer, tarihte II. Bağdat Seferi olarak anılır. Arslan Besâirî, Tuğrul Bey’le mücadele edebilecek kuvvette bulunmadığından dolayı tekrar şehirden kaçtı. Daha önceden iş birliği yaptığı Arap kabilelerine sığındı. Tuğrul Bey, Arslan Besâirî’nin işini bitirmesi için, komutanlarından Emir Savtekin’i tayin etti. Emir Savtekin, maiyetindeki bir grup askerle Arslan Besâirî’nin sığındığı obayı bastı ve Arslan Besâirî’yi ele geçirdi. Onun başını keserek Bağdat’a halifeye götürdü. Halife, yıllarca kendisine ve Bağdat Müslümanlarına kan kusturan Arslan Besâirî’nin öldürülmesinden çok memnun olarak Tuğrul Bey’e, yukarıda da bahsettiğim rükn ed-dîn, Sultânü’l Mağrib ve’l Maşrık, Kâsımu’l Emîri’l Müminîn unvanlarını verdi. Bu unvanların anlamları sırasıyla: ‘’Dînin Direği’’, ‘’Doğu’nun ve Batı’nın Sultânı’’, ‘’Halife’nin Ortağı’’dır. Bağdat seferlerinden özellikle bu kadar bahsetmemin sebebi, Bağdat seferlerinin, yukarıda da söylediğim gibi İslam kimliğinin Türklere addedilmesidir. Yani bu demek oluyor ki Türk ve İslam kimlikleri artık bir bütün olmaya başladığından İslam medeniyetinin içine, Türklerin kültürel öğeleri de intikal etmiş ve Türkleşme ve İslamlaşma’nın artık birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleşmesi neredeyse kaçınılmaz olmuştur.

İslamın içine Türk kültürel öğelerinin intikal etmesindeki en büyük sebeplerden biri de o dönemde dil nedeniyle Türkler’in, İslam’ı bütünsel olarak alamaması ve daha önceki dinlerinden alışık olmadıkları birçok yasağın bulunmasıdır.[1] Büyük Türk mutasavvıflarından Hoca Ahmed Yesevî küçük yaşlardan itibaren tasavvuf ve İslam ilimleri dersleri aldığından, İslam dînini rükünleriyle öğrenmiş ve bunu kendi halkına, Türkçe ‘’Hikmet’’ isimli eserini kaleme alarak ve Türk kültür ve sanatına uygun bir şekilde hece vezninde şiirler yazarak öğretmeye çalışmıştır. Hoca Ahmed Yesevî’nin Tasavvufî fikirleri, daha sonradan Anadolu’ya intikal edecek olan Babâîler, Mevlevîler, Bektâşîler’e ve Ahi tekke ve zaviyelerine kadar intikal etmiştir.

Fütüvvet Kavramı ve Ahiliğin Doğuşu

İslamiyet öncesi Arap kültüründe fütüvvet kelimesinin faili olan ‘’fet’a’’ kelimesi ‘’yiğitlik, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük’’ gibi müsbet kavramları içeren bir kelimeydi. İslamiyet’in Arap toplumuna intikaliyle beraber bu kelime, bahsettiğimiz kavramları gene içinde bulundurmakla beraber, bunların yanına bir de ‘’ibadetlerini yerine getiren, ideal müslüman’’ kavramlarını da bünyesine katmıştı. İslamiyet’in Arap toplumunda oturması ile beraber fet’a kavramının önemi arttı ve popüler hale geldi. fet’a olduklarına inanan gençler bir araya toplanarak ‘’fityan birlikleri’’ denilen birlikler oluşturmaya başladılar. Fityan birlikleri bir süre sonra silahlı kuvvetlere dönüşmeye başladı. Bu da olumsuz sonuçlara yok açtı. Çünkü genç yaştaki silahlı bireylerden oluşan fityan birlikleri halk üzerinde baskıcı tavırlar sergilemeye başlamıştı. Bundan dolayı bu birlikler halk nezdinde olumsuz telakkilere yok açarak itibar kaybetti. Bu, Abbâsi halifesi Nâsır’a kadar bu şekilde devam etti. Halife Nâsır fityan birliklerini kendi riyasetinde birleştirerek onlardan silahlı kuvvetler elde etti. Sadettin Kocatürk, Halife Nâsır’ın, fütüvvet ruhu ve ayinlerini doğuda ve batıda yaymakla, hilafet kurumuna bağlı olmayan Müslüman milletleri hilafet merkezine bağlayarak, hem onları batıda Hıristiyanlara, doğuda Harzemşah ve Moğol hükümdarlarına karşı korumak, hem de İslam milletleri arasında merkeziyeti temin etmeyi amaçladığını, bu milletler arasında savaş yoluyla birlik oluşturmanın imkansız olduğunun farkında olması nedeniyle, İslam milletleri arasında birliği sağlamada fütüvvet ruh ve ayinlerini bu milletler arasında yayma yolunu seçtiğini ve bunda başarılı olduğu görüşündedir.[2] Türklerde ise İslamiyet öncesi ‘’akı’’ kelimesi, ‘’fet’a’’ kelimesinin içerdiği anlamları içeriyordu.

Ahi Evran’ın Anadolu’ya Gelişi ve Fütüvvet Hareketi’nin Anadolu’ya İntikali

Tasavvuf terbiyesini ve eğitimini Hoca Ahmed Yesevî’nin öğrencilerinden, İslam fıkhı, tefsir, İslam felsefesi eğitimlerini de Fahreddin er-Râzî’den alan Nasr ed-Dîn Mahmud el-Hoyî, 1205 yılında hocası Evhâüddîn Kirmânî, Muhyiddin İbn Arâbî gibi meşhur mutasavvıflarla beraber Sadreddin Konevî’nin babası Mevhüddin İshak’ın delaletiyle Anadolu’ya geldi. Hocası Evhâüddîn ile Anadolu’yu dolaşarak fikrî ve siyasi propagandalar yaptı. Bu propagandalar ilk yıllar sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, sonra da tahta geçiş sıralarıyla oğulları I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaeddin Keykubat tarafından desteklendi ve himaye edildi.[3]

Fütüvvet kültürel bir hareket ve teşekkül olduğundan halk üzerindeki etkisi siyasi teşekküllerden daha etkili olacaktı. Selçuklu sultanlarının bu hareketi desteklemesi Türk fütüvveti olan Ahilik hareketini desteklemesi Ahiliğin Anadolu’da daha çabuk yayılıp tesir etmesini sağladı. Ahilik, Müslüman Türkler’in tamamen kendilerine özgü özelliklerinden oluşmuş bir kültürdü. Dolayısıyla gayr-ı Türkî bir unsur bu kültürün taşıyıcısı olamazdı. Bu nedenle Ahilik ne kadar yayılıp etki ederse, Türklük o kadar yayılıp etki etmiş olurdu. Bu teşekkül, uzun süren çalışmalarının sonucunda, yüzlerce yıl dünyaya hükmedecek olan Osmanlı Devletinin kurucu unsurlarından biri oldu…

GÖKTUĞ EROL

[1] Uluçay, Ç., İlk Müslüman Türk Devletleri, İstanbul, 2013, s.32

[2] Demirpolat, A., & Gürsoy, A. K. Ç. A. (2004). Ahilik ve Türk Sosyo-Kültürel Hayatına Katkıları. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi1(15), s.360

[3] Kal’a, A. (1990). Fütüvvet ve Ahiliğin Doğuşu. Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S65, s.280

Etiketler

Bir Yorum

  1. Oldukça başarılı Tebrikler. Ahiliğin Türk-İslam varlığına kattığı katkılarını anlayabilmek açısından güzel bir yazı olmuş.

Başa dön tuşu