Balkan Savaşı, düşmanların Rumeli’ni işgali ve Çatalca’ya kadar ilerlemeleriyle son bulmuştu. Bulgarlar savaştan sonra kendi müttefiklerine cephe aldılar. Trakya üzerinde büyük iddiaları, büyük hayalleri vardı. Bulgarlar en sonunda Türklerden aldıkları toprakların bir kısmından atıldılar ama bu, pek çok masumun kınına mal oldu. Türk kuvvetlerinin önünden kaçan Bulgarlar tarihte az rastlanan bir vahşetle sivil halkın ve savaş esirlerinin kanına girdiler. Büyük Türk dostu, büyük Fransız edibi Pierre Loti, Bulgarların Edirne’den atılmasından, yani İkinci Balkan Savaşından hemen sonra İstanbul’a gelmiş ve şehirde birkaç gün dinlendikten sonra Edirne’ye kadar uzanan bir seyahat yapmıştı. Aşağıdaki satırlar bu büyük yazarın, seyahat notlarından, alınmıştır.

Pierre Loti, bu yazılı beyanı Edirne’ye varışının ertesi günü vermişti. Daha sonra arka arkaya yazdığı makalelerle gördüklerini ve işittiklerini bütün dünya basınında yayınladı.

Dün akşam Edirne’ye gelirken hayatımın en heyecanlı, en güzel anlarını yaşadım. Beni selamlayanlara cevap verirken gözlerim ıslak ıslaktı. Bana uzanan ellerden kaç tanesini sıkabildim, hatırlayamıyorum. Hatırladığım bir şey varsa, bunların arasında annelerinin kucağında bana doğru uzatılan küçük yavruların ellerinin de oluşuydu. O eller ki, birçok benzerleri sırf eğlence için canavar Bulgarlar tarafından kesilmişti!

Büyük bir tesadüf şehre, Ramazan Bayramı’nda girmiştim. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler gerçek bir bayrım sevinci içindeydiler. Hepsinde yaşadıkları en büyük kâbusun bitmesiyle kavuşulan huzur vardı. Kolay değildi bu … Aylarca insan kayıplarının tehdidi altındı yaşamışlardı. Hepsine de ayrı ayrı teşekkür ettim. Yaşasın Türk Edirne!… Acaba Avrupa artık yaptığı hatanın büyüklüğünü anlayacak, pişman olacak mı? … Diplomasinin merhameti olmaz ama, şuuru da olmamalı mı?

Pierre Loti

Yazıma başlarken hemen söylemek isterim, burada anlatacaklarım, gördüklerim, evet kendi gözlerimle gördüklerimdir. Bulgarların Trakya’yı nasıl bir çöle çevirdiklerini anlatmak istiyorum.

Doğrusunu isterseniz bu Hıristiyan kurtarıcılar (!) birkaç gün içinde böyle bir tahribat yapabilmek için, tüyler ürpertici bir hırsla çatışmışlar. Evet, bir çöl
diyordum. Gelip geçtiğim yerler gerçekten bir çölden farksızdı. Ama akıllara
durgunluk verecek bir çöl… Çünkü daha birkaç gün önce buraları taze ölülerin
cesetleriyle doluydu. Yolda bir tek insan göremedim. Arada bir yolumuzun üstüne bir taş yığını, duvar kalıntıları çıkıyor: Köy kalıntıları … Uzaktan uzağa
kargalara yem olan hayvan cesetleri görüyoruz.

Yol boyunca bir defa Havza’da durduk. Bütün yapılar harabe halindeydi. Birçok evler tamamen yıkılmıştı. Sadece ayakta kalan birkaç duvar göze çarpıyordu. Yıkılmayanlar da harabeye dönmüştü. Kasabanın camiine gittik. Burası ilk bakışta pek harap olmamışa benziyordu. Bulgarlar camii yıkacak vakit bulamamış olmalılardı. Ama kapıdan içeri girer girmez dehşetten tüylerimiz ürperdi. İçeride Türk yaralıları vardı. Camiin mermer mihrabı parçalanmış, camları kırılmıştı.

Üstelik bu tahribatı doğrudan doğruya yaralılara yaptırmışlardı. Ellerinde
süngü, mecalsiz yaralıları dürtükleyerek onları bu feci işe zorlamışlardı.
Bulgar vahşetinin ne dereceye varacağını insan asla tasavvur edemiyor. Ben de
camiin minaresine çıkmadan, böyle bir şeyi tasavvur edemezdim. Minare pislik içindeydi: Meğer Bulgarlar burasını tuvalet olarak kullanmışlar. İhtiyacı
olanlar minareye çıkmış, oradan kubbenin üstüne büyük abdestlerini
yapmışlar!… Kubbe feci bir haldeydi.

ÖLÜM KUYUSU

Camiin etrafındaki mezarlık büsbütün inanılmaz durumdaydı. Bulgarlar mezarlardan çoğunu kazıp ölüleri çıkarmış ve mezarları abdesthane olarak kullanmışlar. İşte köyün kuyusu. Dayanılmaz bir koku çıkıyor … Bulgarlar tecavüz ettikleri kadınların ve çocukların cesetlerini kuyuya doldurmuş, suyun dibine batmalarını sağlamak için de üstlerine mezar taşlarını atmışlar. 1000’den fazla nüfusu olan burada şimdi ancak 40 kişi var. Hepsi bitkin halde. Ama gene de yanımıza gelip nezaketle elimizi sıkıyorlar. İçlerinden biri yaşlı gözlerle:

– “Neden hala yaşıyorum bilmem.» diyor. «Karımı, çocuklarımı öldürdüler. Evimi yaktılar …”

Bir başkası, iki büklüm bir ihtiyar:

– «On yaşında bir torunum vardı. Hayatımın neşesiydi. Ondan başka kimsem yoktu dünyada. Bulgarlar evimize girdiler … Irzına geçmek istiyorlardı onun … Korumak istedim. Beni öldüresiye dövdüler … Kendimi kaybetmişim …Gözlerimi açtığım zaman, yavrum yanımda yoktu artık.”

Yanında yoktu da ne olmuştu? … Nereye girmişti bu on yaşındaki masum çocuk? Tabii kuyuya! … Kırılmış mermerlerin altında çürüsün diye, kuyuya, diğer kurbanların yanına atılmıştı. Geçtiğimiz yol boyunca uçsuz bucaksız askeri birliklere rastladık. Türkiye’nin her yanından gelen askerler mecburi bir yürüyüşle, bitkin halde yollarına devam ediyor, Edirne’ye gidiyorlar. Bunlar takviye kuvvetleridir.

EDİRNE’DEKİ BULGAR VAHŞETİ

Edirne’de görüp işittiklerimiz her türlü tahminlerin üstündeydi. Türk Ordusu’nun şehre gireceğini kestiren Bulgarlar birkaç gün içinde akla, hayale gelmedik mezalime girişmişlerdi. Bir yandan Bulgarlar, Müslümanları katlederken, kendi silahlandırdıkları Ermeniler de Rumları öldürüyordu. Türk toplarının gümbürtüleri arasında geçen son gece büsbütün korkunç olmuştu. Bulgarlar o gece, öldürdüler, çaldılar, yıktılar. İşte binlerce misalden biri:

Şahsen tanıdığım bir evde bir Türk subayının dul karısıyla iki kızı oturuyordu. Bir Bulgar güruhu zorla kapıyı kırıp eve giriyor, komşular sabaha kadar evden canhıraş çığlıklar duyuyorlar: Vahşilerle boğuşan genç kadınların sesleri! Öte yandan bütün işgal kuvvetleri çalıp çırptıkları eşyayı arabalara yükleyerek sabah şafakla beraber yola çıkmaya hazırlanıyorlar. Edirne’deki Bulgar mezalimi hakkında Türklerden dinlediklerimi yazmak istemiyorum.  Müslüman oldukları için mübalağalı konuştukları akla gelebilir. Onun için doğrudan doğruya Hıristiyanların ve Yahudilerin anlattıklarını nakletmekle yetineceğim. Bunlardan Pandelli adındaki bir Rum’un anlattıkları gerçekten insanı, insanlığından utandıracak derecedeydi. Pandelli başından geçenleri şöyle anlattı:

– “Bir akşam evime döndüğüm zaman içeride Bulgar askerlerini gördüm. Bir onbaşı, karıma evdeki her şeyi, bu arada bir köşede ağlaşan beş yavrumu kendilerine teslim etmesini söylüyordu. Komşuların evi de aynı şekilde Bulgarlar tarafından işgal edilmişti. Yapacak hiçbir şey yoktu. Evlerde ellerine geçen her şeyi aldıktan sonra bizleri, yalnız erkekleri alarak sorguya çekmek bahanesiyle götürdüler. Bir subayın karşısına çıktık. Sorgu olarak bize: «Demek Rum’sun ha, o halde hırsızsın, defol» sözünden başka bir şey söylemediler. “Sorgudan(!) sonra hepimizi karanlık bir mahzene tıktılar. Sabahın saat birinde içeriye elinde fener tutan biri girdi. Adam feneri bize doğru tutarak: “Epeyce de varmış” dedi. Sesini duyar duymaz geleni tanımıştık. Bu hepimizin çok iyi tanıdığı Arapyan adında Edirneli bir Ermeni’ydi. Adamı Bulgar askeri kılığında görmek bizi bir defa daha şaşırttı. Arapyan bizi süzdükten sonra: “Size kötülük yapacak değiliz, sadece başka yere nakledeceğiz.” dedi.   

Yeniden yola çıktık. İki sıra Bulgar askerinin arasında yürüyorduk. Uzun süren yol boyunca Arapyan sıra ile yanımıza gelerek paralarımızı istedi: “Yanınızdaki paraları bana emanet edin, Bulgarların eline geçmesin, ben yarın size geri veririm” diyordu. Herkes yanındaki birkaç lirasını çıkarıp verdi. Ben, cebimde sadece üç, beş kuruş olduğunu söyledim: “Olsun, ver bana Bulgarların eline geçmesin.” İki yanımızda yürüyen Bulgarlar bize olmadık hakaretler yağdırıyor, mütemadiyen dipçikliyorlardı. Yediğimiz dayaktan bitkin haldeydik. Bir yolun dönemecinde karşımıza başka Bulgarlar çıktı, arkadaşlarına:

“Nereye götürüyorsunuz bunları?” diye sordu. Cellatlarımızdan biri kısaca: “Suya.” diye cevap verdi. Nihayet nehrin kıyısına gelmiştik. Orada hepimizi yüzümüz suya dönük olarak sıraladıktan sonra ellerimizden dörder dörder birbirimize bağladılar. Ondan sonra arkamıza geçip suya yuvarlamaya başladılar. Arapyan da bizleri suya itenlerin arasındaydı. «Nihayet suya itilme sırası bizim gruba geldi. Ben dörtlü grubumuzun kenarındaydım. Tam suya düşerken bağımı koparmaya muvaffak oldum ve karşı sahile doğru yüzmeye başladım. Bulgarlar ay ışığında beni görmüştü. Arkamdan ateş etmeye başladılar. Ancak arada bir soluk almak için başımı çıkarıyor, sonra gene dalıyordum. Artık kendimi kaybetmek üzereyken ayağım karaya değdi, karşıya geçmiştim.  Sabaha kadar olduğum yerde kıpırdamadan bekledim. Gün ışırken sürüne sürüne o civardaki bir Rum arkadaşımın evine gittim. Fakat o da Bulgarların korkusundan beni içeri almadı. Bütün gün çalılıkların arasında gizlendim. Akşama doğru kulaklarıma birtakım sesler çalındı. Dikkat ettim, bunlar sevinç haykırışlarıydı, dinledim; ahali çılgın bir sevinç içinde:

– ‘Türkler!… Türkler geliyor!..’ diye bağrışıyordu.

Artık kurtulmuştuk. Halbuki Türkler bir gün daha sonra bekleniyordu. Bulgarların, bu haykırışları duyunca nasıl kaçıştıklarını bir görmeliydiniz. Ben dosdoğru evime döndüm. Allah’tan çoluk çocuğumuzu öldürmemişlerdi. Beraber ölüme mahkûm edildiğimiz 45 komşumun dul karıları beni görünce etrafımı çevirip kocalarından haber sordular. Ne diyeceğimi ne edeceğimi şaşırmıştım:

– ‘Sorguya çekiyorlar,’ diye kekelediğimi hatırlıyorum. Biliyorsunuz, birkaç gün sonra hepsinin cesedi nehirden çıkarıldı.

Duyduklarım saymakla bitmez… Bulgarların Türk harp esirlerine ne korkunç işkenceler yaptığını bana Fransızlar anlattı. Aç, susuz bırakılan Türk esirleri dipçik darbeleri altında meçhul istikametlere götürülüyor; aralarında yere düşen olursa o anda süngülenip öldürülüyordu. Doktorlar, göğüsleri süngüyle
parçalanmış Rum kızları gördüklerini, Bulgarların sürüler halinde 8- 10 yaşındaki küçüklerin ırzına geçtikten sonra öldürüp bıraktıklarını anlattılar. Romanya’da tanınmış bir hanımdan bir mektup aldım. Bükreş’e getirilen Bulgar esirlerinin ceplerinden kesik kulaklar, küçük çocuk elleri çıkmış. Bunların mahiyeti sorulunca kendilerini haklı çıkarmak ister gibi:

“Biliyorsunuz, bu uğurdur, uğur olsun diye taşıyoruz” demişler.

Ve nihayet bana şehit bir Türk askerinin fotoğrafını gösterdiler. Bulgarlar eğlence olsun diye diri diri kafasını delmiş, başının derisini yüzmüşlerdi. Yüzünde sadece burnu ve bir gözü kalmıştı.             

BULGAR SEFARETİNİN TEKZİBİNE CEVAP

Pierre Loti’nin bu makalesi Fransız ve İngiliz basınında çıktığı zaman geniş tepkiler yaratmış, Avusturya ve Fransa’daki Bulgar sefaretleri tarafından tekzip
edilmişti. Büyük Türk dostu yazar bunlardan birincisine şu cevabı vermişti:

“Viyana’daki Bulgar sefiri Neue Freie, Presse’de yayınladığı tekziple bana cevap vermek lütfunda bulundu. Yazıda benim aldandığımı, yol boyunca gördüğüm harabelerin Türk köylerine değil, aksine Türkler tarafından yakılıp yıkılan Bulgar köylerine ait olduğunu söylüyorlar. Demek ki, camilerini harap eden, kubbelerin üstüne büyük abdestini yapan da Türkler öyle mi? Bu tekzip için yalnız çocukça demek kâfi değil. Yazı aynı zamanda hayasızca bir kötü niyet taşıyor. Gerçeklere böylesine zıt bir iddiayı çürütmek de sayın sefirin tahmin edemeyeceği kadar kolaydır. Bir defa Bulgarlara ait evler bütün Trakya’da çok seyrek olarak dağılmıştır. Tamamen Müslümanların arasında bulunan bu evlerin de hepsi ayaktadır. İşgal kuvvetleri onlara ellerini bile sürmemişler (Kurtlar birbirini yemez). Türkler ki, misilleme yapıp Bulgar evlerini tahrip etseler asla suç sayılmazdı, onlar büyük bir alicenaplıkla bu evlerden hiçbirine dokunmamışlardır. Herkes gidip görebilir.”

Paris’teki Bulgar siyasi ataşesinin yayınladığı tekzip büsbütün şaşılacak bir ifade taşıyordu.  Tekzipte Pierre Loti’nin bir romancı muhayyilesine sahip olduğu, bütün esirlerin çok iyi durumda bulunduğu ve bütün Türklere çok iyi muamele edildiği yazılıydı. Pierre Loti cevap olarak şu satırları yazdı:

“Bu defa ki tekzip, Avusturya’da yayınlanan tekzipteki kadar olsun mantıktan ve iyi niyetten mahrum. O halde bizzat temin edip gönderdiğim fotoğraflar da hileli! Burunsuz ve dudaksız esirler, kendi kendilerinin burunlarını, dudaklarını kestiler. Boğazlanmış olanlarda, sırf poz vermek için boğazını kestirmiş. Boğulan kocalarının cesetleri başındaki Rum kadınları rol yapıyorlar … Akıl almıyor bunu! Gönül isterdi ki Bulgarlar bu akla, hayale gelmez işkencelerden sonra hiç olmazsa başlarını önüne eğip de sussunlar!

Aslında ben bizim memleketimizde çıkan mecmua ve gazetelerin de Türklere karşı neden böylesine kinli olduklarını anlamıyorum. Bizden Türkiye’ye kim gittiyse daima iyi muamele görmüştür. Orada yaşayanlarımız en büyük hürmeti görüyor. Oradaki din adamlarımız yüzyıllardan beri en büyük bir hürriyet içinde çalışıyorlar. Türklere iftira atmadan önce hiç olmazsa bu din adamlarımıza sorsak olmaz mı? Ben onlardan çoğuyla tanıştım, bir sual karşısında verecekleri cevabı da biliyorum.”

Bulgarlar, Balkan Savaş’ından sonra kapıldıkları hayallere veda etmek zorunda kalınca, Yunanistan’da olsun, Türkiye’de olsun hem savaş esirlerine hem sivil halka akla, hayale gelmez işkenceler yapmışlardı. Edirne’yi işgal ettikleri zaman burada ele geçirdikleri esirleri Meriç’teki- bir adaya sürdüler. Esirler kızgın güneş altında, açlıktan ölüme mahkum edildi. Korkunç açlık ıstırabını dindirebilmek için bu esirler ağaç kabuklarını yediler. Açlıktan daha büyük acılar içinde kıvranarak öldüler. Bu adadaki esirlerimizin hali fotoğraflarla tespit edilmişti. Aynı vahşet, Kavala, Serez, Doksat, Demirhisar gibi şehirlerdeki
Türk ve Rumlara karşı da tatbik edildi. Nihayet Türkler Edirne’yi olsun Bulgar
vahşetinden kurtardılar.  Bu kurtuluşu, gene Pierre Loti’nln kaleminden okuyor, aynı zamanda büyük edibin intibalarını öğreniyoruz.

KURTULUŞTAN SONRA

Hür Edirne’ye vardığım zaman vakit gece yarısıydı. İstasyonda asla beklemediğim bir kalabalık bizi karşıladı. Yere adımımı atar atmaz çalınmaya başlayan “Marseillaise” bir yandan, alkış sesleri bir yandan gözlerimi yaşartmıştı. Arabayla halkın arasından geçerken de büyük sevgi tezahüratına şahit oluyordum. Şehre girişimin teferruatını Türklerin kadir bilirliğini, temiz kalpliliklerini ifade ettiği için anlatıyorum. Sık sık duymuşumdur. Bana “Kara gün dostusun” derler. Evet, ben onların kara gün dostuydum ve Türkler böyle şeyleri asla unutmaz! İstasyondan şehre kadar olan yolu yarım saatte aldık. Gecenin ilerlemiş saatine rağmen halk sokaklardaydı. Binlerce fenerle aydınlatılan caddelerde toplanan Türkler kırmızılı beyazlı Türk bayraklarını sallayarak beni selamlıyor! Türkler, Hıristiyanlar ve Yahudiler “Yaşasın Fransa!” diye bağırıyorlardı. Matem içinde bir şehre gelmiştim; ama hem kurtuluşun sevinci hem de o güne rastlayan Ramazan Bayramı halkı saadete boğmuştu. Dünyada hiçbir milletin Türkiye’de gördüğüm hüsnü kabulü bana bir defa bile gösteremeyeceğine emindim.  Ertesi günden itibaren facialara şahit olanları dinlemeye başladım. Bir defa daha belirtmek isterim. Eğer yalnız
Türkleri dinlesem birçoklarında onların mübalağalı konuştuğu zehabı
uyanabilirdi. Onun için daha çok Rum ve Yahudilerden dinlediğimi nakletmekle yetineceğim.

 Edirne’deki ilk işlerimden biri şehirdeki Rum metropolitini ziyaret etmek oldu. Bana bir Bulgar generaliyle olan konuşmasını nakletti ve yazmama izin verdi. Bu general, Metropolite:

– “Türkleri sever misiniz?” diye sormuş.

– “Evet. Çünkü dört yüz yıldan beri biz aralarında rahat ve mesut yaşama imkanı verdiler.”

– “Demek öyle!… O halde seni idam ettireceğim.”

– “Öldürün beni, ne duruyorsunuz?”

– “Şimdi değil. Daha sonra. Keyfim ne zaman isterse. Defol karşımdan şimdi.”

“Generalin yanından çıktım. Binanın başka odalarına da bütün Rum ileri gelenleri doldurulmuştu ve Bulgarlarla aralarında aşağı yukarı aynı mealde konuşmalar geçiyordu. Allah’tan Türklerin yıldırım gibi yetişmesi hepimizi kurtardı.”

TÜRKLER GELİYOR!

Gerçekten Bulgarlar, Türklerin geleceğini biliyor ama, bu kadar çabuk yetişeceklerini tahmin etmiyorlardı. Sabah şafakla beraber ilk Türk birlikleri şehrin kapılarında görününce

“Türkler Türkler geliyor! çığlıkları ağızdan ağıza bir anda bütün şehri kapladı. Halbuki Bulgarlar şehirde hiç olmazsa bir gece daha kalacaklarını ve cinayetlerine devam edeceklerini umuyorlardı. Ama Türk kuvvetleri bir mucize yaratmış, 80 kilometrelik yolu 24 saatte alarak imdada yetişmişlerdi. Artık Edirne kurtulmuştu. Rumlar ve Yahudiler sevinç göz yaşları döküyordu. Öte yandan Bulgarlar giderayak birkaç savaş esirini daha kuyuya atmayı ihmal etmediler. Bu arada genç bir Türk subayının, Fuat Bey’in oğlu Reşit Bey’in gözlerini oydular, kollarını kestiler. Ve nihayet bir daha bu şehirde hiçbir cinayet işleyememek üzere kaçtılar.

Beni bir ziyafete çağırdılar. Valinin verdiği ziyafette Türkler bütün başka azınlıklarla yan yana, diz dizeydi. Yüksek rütbeli paşaların, subayların yanında hahamlar, hocalar göze çarpıyordu. Rum metropoliti solunda oturan dervişle şakalaşıyor, herkes tam bir anlaşma içinde kurtuluşu kutluyordu. Ama hepsinin içinde de yarının korkusu var. Avrupa neye karar verecek? Edirne gene Bulgarlara mı verilecek? En güzel sesli müezzinlerin ezanlar okuduğu Selimiye Camii’ne barbarlar mı dolacak gene? Böyle bir şey olursa bu kuduz insanların tekrar gelişlerinde Edirne’de taş taş üstünde bırakmayacaklarına muhakkak nazarıyla bakabiliriz. Vaziyet son derece ciddidir. Ama henüz iş işten geçmiş değil. Avrupa bu eşsiz ibadet abidelerini merhametsiz barbarlara terk etmemeli, bu insanları ölüme mahkum etmemelidir.

TÜRK CAMİLERİ PERİ MASALLARINDAKİ SARAYLARA BENZER

Edirne’de kaldığım sırada ilk yaptığım işlerden biri Selimiye Camiini gezmek oldu. Çok kalabalıktı. Hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Civar köy ve kasabalardan kaçmış şehit hanımları buraya, Allah’ın evine sığınmışlardı. Yanlarında bir sürü de çocuk vardı. Ama ne bir oyun görebilirdiniz ne de gülüşme. Bunlar son günlerin, yeni savaşların öksüzleriydi. Artık ağlayamıyorlardı da …

Dört yaşında bir küçük gösterdiler. Hayatta hiç kimsesi kalmamış ve kendiliğinden bu güzel camiye gelip sığınmıştı. Güvercinlerin kırlangıçların da geldiği gibi… Mevsim nispeten müsait olduğundan camine sığınanlar revak altlarında yatabiliyorlardı.

Caminin içine girince, Edirne’nin başında bir taç gibi duran bu şaheserin ihtişamını bir defa daha anladım. Şimdiye kadar bu camii hep geceleri, namaz vaktinde görmüştüm. Binlerce Müslümanın hep birlikte secde edip Allah’ın adını anmaları muhteşem kubbede bir fırtına uğultusu yaratırdı. Şimdi burası bomboştu. Sadece birkaç ihtiyar sütun diplerine oturmuş, Kur’an okuyor, uçuşan kuşların kanat sesi duyuluyordu. Ayak seslerini bollan halılarda yürürken camiin taklidi imkânsız camlarının mavi ve kırmızı rengini seyrediyordum. Ne çiçekler yapılmıştı onlarla. Bizim kiliselerimizdeki hiçbir heykelin, insanlarda, bu cami işleri kadar beşeriyet duygusu uyandırmasına imkân yoktu. ·Birden camiin ağır meşin örtüsü aralandı… İçeriye bir grup çocuk ve aralıktan güneş ışığı doldu. İçeri girenler sevinçle gülüşerek oynuyorlardı. Bunlar matemli değildi besbelli.

Oğlanlar fes giymişti, kızların başında zarif birer örtü vardı. Önce fazla
gürültü etmeden saklambaç oynadılar. Sütunların arkasına saklanıyor, koşuşuyorlardı. Sonra hep beraber şahane kubbenin altındaki kutsal çeşmenin
başında toplandılar. Artık namaz vakti geldi. Dışarıda Müslümanlar ibadet için
toplanıyor … Türkiye camileri peri masallarındaki saraylara benziyor …
Kapıları günün hiçbir saatinde kapanmayan, sık sık kuşların ve küçük çocukların gelip gittiği peri saraylarına …

19 Ağustos 1913, Edirne

Fotoğraflar