İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Osmanlı Devleti

Tulumbacılar

Tulumbacılar
Tulumbacılar
+ -

Tulumbacılar nedir? Ne iş yaparlar bu yazımızda bunları ele alacağız. Osmanlı Devleti dönemi İstanbul’un afetlerinden en önemlisi yangındı… Şehrin baştan aşağı ahşap olan binalarından biri tutuşunca, alevler pek kısa bir zamanda etrafındakilere sirayet etmek suretiyle o muhiti tamamen kül yığını haline getirirdi. Bundan dolayı 336 yıl içinde İstanbul’da 44 bin binanın yanmış olduğunu, yapılan istatistiklerden öğrenmiş bulunuyoruz.

1865’te Kumkapı yangınında 1 903 bina, 187S’te Üsküdar yangınında 687 bina, 1890’da Pendik yangınında 1 200 bina, 1908’da Çırçır yangınında 1 500 bina, 1911’de Aksaray yangınında 2 400 bina, 1912’de Ayasofya yangınında 885 bina yanmıştır. Sonuç olarak 1918 yılındaki yangın ise yangınların en büyüğü sayılmaktadır. Ayrıca o yıl Cibali-Altımermer yangınında yanan bina adedi 7 500’e yakındır. 1954’te Kapalıçarşı yangınında 1 364 dükkan harap olmuştur.

İşte küçük bir kıvılcımın zararlarını azaltmak maksadıyla bir çare düşünülmüş; I. Abdülhamid zamanında 1781 yılında vukua gelen ve tam elli saat süren meşhur Cibali yangınından sonra Nemçe devletine müracaat edilerek:

“Efrençkari alat-ı itfaiye istimalinde vukufu müsellem ve mümaresesi mücerreb bir şahısla kendüye münasibül-miktar hadem ve haşeminin terfik ve irsali...” düşünülmüştür. Bunun üzerine Nemçe’den gönderilen David isimli bir Fransız Yahudisi mühendis, meşhur çardaklı tulumbayı yapmıştır. Türkiye’de asri itfaiyeyi kuran bu adam sonraları ihtida ederek, Gerçek yahut Küçük Davud Ağa ismini almıştır.

Dört teneke su ile doldurulan bu ilk tulumbalar ihtiyaca cevap veremiyordu. Nitekim 1864 Hoca paşa yangınından sonra 1870’te vukua gelen Taksim yangını da patlak verince, bu defa Avusturya imparatoru ve Macaristan Kralı François Jozef’e baş vurularak, bu işte ehil bir kimse istendi. Macar asilzadelerinden Kont Zeçini’yi gönderdiler.

Ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen bu zata, ferik rütbesiyle itfaiye kumandanlığı tevcih edildi. Kont Zeçini 1827’de kurulmuş olan yan askeri itfaiye teşkilatını, 26 eylül 1874’te dört taburlu bir alaya ve bir de bahriye taburuna tahvil etmek suretiyle vazifesine başladı.

Mühim yenilikleri mevanında, neferlerin başına sahtiyan enselikli pirinç taslar, bellerine kancalı kayışlar ve baltalar verdirdi. Ayrıca tulumbaları koşulu hale getirdi. Kendisi başta olmak üzere Taksim Talimhane’de ve Beyazıt’ta Bab-ı Seraskeri meydanında, neferlerine talimler yaptırırdı. Yangın haberi duyulur duyulmaz, acı acı boru sesleri arasında beş, altı kişilik arabalar derhal harekete geçerdi.

Köşklüler

Yangını evvela Galata ve Beyazıt kulesindeki gözcüler görür ve yangın “Köşklü” vasıtasıyla etrafa ilan edilirdi. Bu kulelerin iki yanına gündüzleri sepet, gece de fener asılırdı. Bunlar yangın Beyoğlu tarafında ise tek, İstanbul cihetinde ise çift olurdu. Yangın işaretini gören ve bu işle görevli topçular, hemen yedi pare top atardı. Böylelikle yangın ilan edilmekle beraber etrafı da bir korku sarmış olurdu. Dolayısıyla köşklü mahalleye dağılarak bekçilere haber verir, onlar da demir uçlu sopalarım yere vura vura mahalleliye duyururdu.

Köşklüler, ayağı çabuk bıçkın külhanilerdi. Başta eğik fes bulunur, asker biçimi kısa ve kapalı yakalı, parlak düğmeli kırmızı ceket giyerlerdi. Ayrıca pantolonlarının siyah bol paçaları, karakaçan denilen tulumbacılar yemenisinin üzerine dökülürdü.

Enli kol kapaklarının kıvrık yırtmaçları altından sarı atlas astarını göstermek, zamanın külhanbeyi modasıydı. Elde ucu süngü gibi parlayan bir kargı ve bu kargının koştukça sallanan püskülleri vardı. Geceleri de işkembe fener dedikleri muşambadan akordeon biçimi fener taşırlardı. Bunlar kulelerden bir koptular mı, muayyen yerlerdeki bekçilere veya büyüklerin evlerine koşarlar, kırk, elli adım kala narayı basarlardı.

– Aaaayt, beyefendi, beyefendi, Galata’da Kalyoncukulluğunda!. ..

Yoldan geçenlerin “Uğur ola” demesi lazımdı. Yoksa “Yangın nerede,” denirse, cevap olarak okkalı bir küfür yerlerdi. Sonra bekçiler bu vazifeye sokak aralarında devam ederlerdi. Bundan dolayı yangın çıkan mahallenin sakinlerinden damlarına çıkıp tedbir olarak ıslak kilim, hah sarkıtanlar görüldüğü gibi pencerelerinden Hilye-i Şerif, En’am asanları da olurdu.

Etrafı saran polisler arasında Zaptiye Nazırı ve diğer paşalar, arada bir saraya durumu bildirir raporlar uçururlardı:

“Harik müskiyyülhitam oldu. Marzi-i hümayunlarına münafi hiç bir vaka görülmedi.”

“Müterakimin kaffesi dağılmıştır. İtfaiye-i i hümayununuz begayet cansiperane bezlü gayret üzereler.”

Mühim yangınların neticesinde, ertesi günkü gazeteler sitayişle bahsederdi:

“Merkez ve Birinci Fırka-i humayun kumandanı, müşiran-ı izamdan … paşa hazretlerine murassa iftihar nişan-ı zişanı… Zaptiye nazırı maali müzahiri paşa hazretlerine bir kıta murassa Osmani. Yaver-i hususi paşalar, mutasarrıf beyler, polis müdürü ve serkomiserlerin de ya rütbeleri terfi, ya da mevcut nişanları tebdil kılınmıştır…”

Klasik Bir Tulumbacılar Takımı

Esas mevzuumuzu teşkil eden mahalle tulumbacılar takımları Bizans devrinden kalma sarnıçlardan, kuyulardan ve sık sık akmaz olan çeşmelerden kova, kazan ve güğümlerle su ikmalini yapardı. Takımlar, tulumbacılar meclisine seçilen ağalar tarafından idare edilirdi. Dolayısıyla daima resmî elbiseli olan bu kişiler, takımlarını at üstünde takip ederlerdi.

Tulumbacıların kıyafeti, yaz, kış başlarında keçe külah, takke, kefiye veya baş açık üstlerinde bir fanila, altlarında diz kapaklarını biraz aşağı geçen dizlik. Ayaklar çıplak, yalnız kışın ve yağışlı havalarda, dikişli yemeni. Bu yemenilerden en iyisini son zamanlarda Çeşmemeydanında Şakir Usta ile Ali Baba imal ederdi. Ayrıca Giyimler takım olarak tekdüze olmuştur. Mesela Çeşmemeydanlılar kırmızı fanila, beyaz dizlik giyerdi. O zamanın tulumbacıların takımlarını bir bakıma şimdiki futbol takımlarıyla kıyaslayabiliriz. Dolayısıyla devamlı olarak birbirleriyle bir yarışma halinde bulunmuştur. Halk da şu veya bu takımı tutmuştur.

Takım

İkisi öncü, diğer ikisi de artçı olmak üzere dört kişiden teşkil edilirdi. Bunların gerisinden değiştirici diğer takımlar gelirdi.

Baş Reis: Koğuşta sandık kalkarken takımları adamına göre tayin edip, yangına giderken de at üzerinden en geriden gelmek suretiyle takımının intizamla gidişatını kontrol ederdi.

İkinci Reis: Sandığın yanında, bir eli sandığın kenarında olduğu halde koşar ve yorulan takımı seslenmek suretiyle değiştirirdi. Fakat şahıslar isimleriyle çağırılmayıp, koğuşlarındaki tertiplerine göre hitap edilirdi. Mesela “AI Muşlu” dedi mi, tulumbacıların en endamlıları, daha ziyade birbirlerine boy ve kuvvet bakımından uygun olan bu baş takım sandığa girerdi. Ekser geçit yerlerinde ve merasimlerde sandığı bunlar alırdı. Diğer takım isimlerini “Murad”, “Sarızeybek” diye anabiliriz.

Borucu ile Fenerci ve iki baskı kolunu taşıyan iki kişi sandığın önünden gider, hortumcu da arkadan gelirdi. Sandık, yangın mahalline boş olarak gider, oradaki kırbacılar, sakalar vasıtasıyla kuyu ve çeşmelerden suyu temin edilirdi. Tulumbacılar kolları, münavebe ile basılırdı. Ayrıca tulumbanın en biçimlisini Bahriye üsteğmeni Kör Halit evinde imal etmiştir. (Şaşı olduğu için bu lakapla anılırdı).

“Tulumbacıların bu işlerindeki menfaatine gelince; yangın yerinde yangın iyice sönünceye kadar nöbetçi kolu olarak bir sandık bırakılır. Bina sigortalı ise, oraya gelen sigorta memuru tarafından yangını söndüren sandığın ikinci reisine bir makbuz verilir ve ertesi günü baş reis veya ikinci reis tarafından sigortadan ücreti alınmıştır. Ev sigortalı değilse, sahibi tarafından orada kurban kesilir, baş reise de takımı için “Birer kahve içersiniz.” diyerek bir veya iki sarı lira verilmiştir.

Tulumbacılık Zevki

Tulumbacılığa meraklı olanlar; her ne işte olursa olsunlar, köşkten veya kuleden yangın haberini alır almaz işini bırakıp derhal sandığın başına koşarlardı. Bir gün Aksaray noktasını bekleyen Katip İsmail adlı bir polis memuru, önünden geçen tulumbayı görünce, vazifesini terk edip bir yandan koşarken, öte yandan da elbisesini soyunmuş ve sandığın içine koymuştur.

Gene Kocamustafapaşalı İbrahim Casim adındaki diğer bir polis memuru da karakolda olsa bile koşar, resmi elbisesini sandık başında soyunur, tulumbacılar koluna asılmıştır. İşgal senelerinin Galata merkez memuru Tulumbacı Mustafa da lakabı veçhile tulumbacılık yapardı.

Meraklı tulumbacılardan Tatar Zekeriya, Çeşmemeydanı sandığı reisi Sırrı Bey’le at üzerinde yangına giderlerken, çıkan arbedede savurduğu saldırma ile kolundan yaralanmış ve kesilen kolu sebebiyle “Çolak Zekeriya” diye anılmıştır. Bundan sonra bu şahıs gene bir yangın dönüşünde Meyyit yokuşunda Sırrı Bey’i bıçaklayarak öldürmüştür.

Bir Yangın Dönüşü Hatırası

1919’da, Dördüncü Daire (Cerrahpaşa) tulumbacıları koğuşlarında yatar kalkar, gündüzleri de sahildeki kum motorlarından 30 kuruş yevmiye ile kum çekerlerdi. Ayrıca Osman Ağa idaresindeki sandığın reisi de Siirtli Hasan idi.

Ayrıca Dördüncü Daireliler öteden beri Davulpaşa Mahkemesi sandığı ile zıt giderdi. Bir gün  Çarşıkapı’da zuhur eden bir yangına giden bu iki hasım sandık yangın mahalline vardıklarında, ateşin çoktan sönmüştür. Beyazıt’tan Aksaray’a doğru geriye dönen Davutpaşa Mahkemesi sandığı ile Şehzadebaşı tarafından çıkan Dördüncü Daireliler, Laleli’de karşılaştılar.

Kalabalık oluşlarına güvenen Daireliler’ den, Karakaş Mustafa bir nara atarak:

– ‘İşte Dört Daireli!..’ demesiyle beraber sandığı öne atıldı.

Bu suretle tulumbacıların ananevi yarışlarından birinin daha işareti verilmiştir. Bunu gören Topal Basri durur mu, o da mukabil narasını savurduktan sonra:

– “Eğer bu sandığı önünüzden kaçırırsanız, size verdiğim gündelikleri haram ederim,” diye gürlemiştir. Davutpaşa Mahkemesi sandığı da peşlerinden koptu gitti.

“Heeyt karada kaplan, denizde aslan …”

Yalnız bu yarışın hususiyeti başkaydı. Çünkü önden giden sandık birinci takımdan, geriden gelen sandık ise ikinci takımdan teşkil edilmiştir. Görenler Davutpaşalılar’ın yetişeceğine ihtimal vermiyorlardı. Ama böyle olmadı. Davutpaşa Sandığı hasmına tam Aksaray karakolu önünde yetişti. Yenilgiye uğrayan Daireliler hırslarından omuzlarındaki sandığı parçaladılar.

Bu durumu öğrenen Osman Ağa, çok hırslanmıştır. Sandığında ne kadar şehir çocuğu varsa hepsini daireden çıkarttı. Onların yerine otuz kadar rıhtım gümrük hamalını dairesine tulumbacı olarak yerleştirdi.

1910 Senelerinin Meşhur Tulumbacıları

Tulumbacılar

Çeki Rıza: İkinci Daire Ağası (Şehzadebaşı)

Köfteci Süleyman: Sonraki

Kör Osman: Dördüncü Daire Ağası (Cerrahpaşa) Cerrahpaşa hastanesi karşısında bir tulumba koğuşu vardı.

Kör Ahmed: Altıncı Daire Ağası (Beyoğlu)

Galip Reis: Çeşme Meydanının çapkın, süslü giyinen efendi Tulumbalar Reisi.

Remzi (Derli): İkinci Reis (Hatıra sahibi-1308 doğumlu)

Hulusi Bey: Aksaray Baş Reisi

Çerkes Hurşid: Fehim Paşanın Kabadayı Tulumbacılarından

Arap Hüsam: Şehremini Tulumbacısı

Mustafa: Mevlanakapı Tulumbacısı

Arap Şaban: Kocamustafapaşa Tulumba Reisi

Katip İsmail: Kocamustafapaşa Tulumbacılar İkinci Reisi

Topal Basri: Davutpaşa mahkemesi son zaman tulumbacısı

Timur Reis: Fatih Sandığında

Arap Osman: Fatih Sandığında

Hüseyin: Kardeşi

Arap Aziz: Mengene (Çiftehavuzlar) muhitinin reisi

Beygirci Mehmed: Çarşıkapı muhitinin tulumba reisi

Kör Suphi: Çarşıkapı muhitinin tulumba İkinci Reisi.

Ahmed Reis: Odunkapı (Kesercilerde) Sandığı Reisi.

Kazım Reis: Odunkapı (Kesercilerde) Sandığı Reisi (sonraki)

Arap Ziver: Cibali Sandığı Reisi (Vapur İskelesine giren sokağın solunda koğuşları vardı.)

Yorgancı Avni: Cibali Sandığı Reisi (Sonra aynı muhitte meyhanecilik yaptı)

Sarı Hafız: Üsküplü Sandığı Reisi (Cami içinde idi) kabzımallık yapardı.

Kara Hafız Mehmed: Üsküplü reisi (Sonradan buradaki camiin imamlığını yaptı)

Arap Ali: Galata sandığı reisi

Bahri Bey:  Galata sandığı reisi

Kasımpaşalı Nuri: Galata sandığı reisi

Tatar Yakup: Galata sandığı reisi

Pamukçu İhsan: Oldukça zengin aklıselim sahibi bir kabadayı olup, meraklıydılar. Ayrıca masrafları bu görürdü.

Aşir Baba: Tulumbacı reislerinin bindiği piyasanın en iyi atlarına sahipti. (Un kapanında tulumba yoktu)