1. Ana Sayfa
  2. Almanya

Amiral Dönitz’in I. Dünya Savaşı Hatıraları

Amiral Dönitz’in I. Dünya Savaşı Hatıraları
+ -

1914 yılının 10 Ağustos günü Çanakkale Boğazı’ndan iki yabancı harp gemisi girdi. Bu gemiler Türkiye’yi bir buçuk ay sonra, o zamana kadar görülmemiş bir kavgaya, Birinci Dünya Harbi’ne sürükleyecek olan 23.000 tonluk “Goeben” ve 4.500 tonluk “Breslau” Alman kruvazörleri idi.  Osmanlı Hükümeti, Amiral Souchon komutasındaki bu Alman gemilerinin satın alındığını ve amiralin de Türk Donanması’na komutan tayin edildiğini ilan etti. “Goeben” muharebe kruvazörünün adı “Yavuz Sultan Selim” veya kısaca “Yavuz”, “Breslau” hafif kruvazörünün adı da “Midilli” olarak değiştirilmişti.

Yavuz ve Midilli Meselesi

“Midilli” kruvazörünün subayları arasında, Dönitz adında yirmi üç yaşında bir teğmen vardı. Teğmen Kari Dönitz, 16 Eylül 1891 tarihinde, Berlin şehri civarındaki Grüneau’da doğdu. Denizciliği kendisine meslek olarak seçti ve asteğmen rütbesiyle 1 Nisan 1910’da Alman İmparatorluk Bahriyesinde göreve başladı.

Dönitz, yeni kurulmuş olan Alman ‘Akdeniz Tümenine’ tayin olundu. Bu tümen Goeben ve Breslau gemilerinden mürekkepti. Teğmen Dönitz, Breslau’un vardiya subaylığına getirilmişti.  Birinci Dünya Harbi’nin patlamasından on beş gün kadar önce Breslau, Arnavutluk prensinin desteklenmesi için toplanmış olan milletlerarası deniz kuvvetinin bir birliği olarak Draç limanında bulunuyordu. Arnavutluk prensi, Balkan Harbi’nden sonra Osmanlı idaresinden ayrılarak istiklalini kazanmış olan Arnavut halkına, büyük devletler tarafından kabul ettirilen Wied Prensi Wilhelm idi.

Draç limanında Breslau ve İngiliz kruvazörü Gloucester yan yana yatıyorlar, iki geminin mürettebatı birbirleriyle su topu maçı yapıyorlardı. Milletlerarası deniz kuvveti, destekledikleri Arnavutluk prensiyle birlikte, Draç’tan ayrılmak zorunda kalınca Dönitz’in gemisi Breslau, Amiral Souchon komutasındaki Goeben ile birleşerek Adriyatik’ten Akdeniz’e açıldı. Bu arada Birinci Cihan Harbi de başlamış bulunuyordu. Alman gemileri Fransa’nın Kuzey Afrika’daki harp limanlarına bir baskın yaptıktan sonra peşlerine takılan bir İngiliz filosunu atlatarak Messina’ya demirlediler. O sıralarda henüz bitaraf bulunan İtalya’nın ikmal hususunda çıkardığı güçlüklere rağmen kruvazörler burada kömür alarak tekrar denize açıldılar. Rota Çanakkale idi.

Bu sefer Breslau’ın on beş gün önceki su topu rakibi olan İngiliz hafif kruvazörü, Gloucester Alman gemilerini takibe başlamıştı. Breslau ve Gloucester birbirlerine karşılıklı mermi yağdırıyorlardı. Her iki tarafa da isabetler vaki olmuştu. Fakat Goeben’in işe karışması üzerine küçük İngiliz kruvazörü, Yunanistan’ın Mataban burnu civarında takipten vazgeçti. Alman gemileri yollarına devam ederek Çanakkale’ye geldiler.

16 Ağustos 1914’te, her iki gemiye de Türk bayrağı çekildi, gemilerin mürettebatı da Türk Donanması hizmetine girdi. Dönitz’in kendi ifadesiyle, “Türk Donanmasının ‘Midilli’ kruvazöründeki daima iftiharla hatırladığı hizmet devresi” başlamıştı.

Genç deniz teğmeni müstakbel eşiyle, İstanbul’da Çamlıca tepelerinde tanıştı ve sevişti. Dönitz’in kayınpederi de Osmanlı ordusunda uzun seneler vazife görmüş bir Alman subayı idi.

Türk Donanması’nda 1916 yılına kader vazife görerek Midilli’nin Karadeniz’deki bütün seferlerine katılan Dönitz o tarihte denizaltıcı sınıfına ayrılarak Akdeniz’de hareket yapan U-39 denizaltısı vardiya subayı oldu. Sonra UC-5 denizaltısına komutan tayin edildi ve bu denizaltıyla Sicilya’nın Augusta limanına girerek İngiliz Cyclops gemisini batırdı. O tarihlerde Dönitz yirmi altı yaşında, en genç denizaltı kumandanlarından biriydi.

Üsteğmen Dönitz’in son görevi UB-68 denizaltısının komutanlığı idi. 4 Ekim 1918’te bu denizaltıyla bir İngiliz konvoyuna hücum eden Dönitz, bu harekat esnasında gemisini kaybetti kendisi de İngilizlere esir düştü.

Harpten sonra, “Emden” kruvazörünün komutanı olarak Uzak Doğu’ya gezi seferleri yapan Dönitz tekrar denizaltı filosuna geçti. O tarihlerde henüz Versailles anlaşmasına göre denizaltı inşa etmesi yasak olan Almanya, Türk denizaltı filosunda denizaltıcılık eğitimi görmek üzere Türkiye’ye deniz subayları gönderiyordu. Bu subaylar meyanında Albay Dönitz de denizaltı silahı üzerinde incelemelerde bulunmak üzere ikinci defa olarak 1935 yıllarında tekrar Türkiye’ye geldi.İkinci Dünya Harbi başladığında Dönitz komodor rütbesiyle yeniden kurulmuş olan Alman denizaltı filosunun komutanıydı. 1 Ekim 1939′ da amiralliğe yükseltildi. İkinci Dünya Harbi’nin meşhur denizaltı harbi taktiklerini tatbike başladı.

Amiral Dönitz 1943’te Büyükamiral Raeder’irı yerine Alman deniz kuvvetleri başkomutanı oldu. 30 Nisan 1945′ te ise intihar eden Hitler’in yerine devlet ve hükümet başkanı (2.Führer) oldu. Büyükamiral Dönitz, artık Almanya için bir felaket halini alan harbi durdurdu ve ikinci defa olarak 23 Mayıs 1945 tarihinde, harp esiri olarak müttefiklere teslim oldu. Dönitz, harp sanıklarından biri olarak Nürnberg mahkemelerine sevk edildi. Mahkeme, fazlaca hissi bir kararla, harpte bir asker olarak sadece vazifesini yapmış bulunan Büyükamiral Dönitz’i ‘Kayıtsız, şartsız denizaltı harbi yapılması emrini vermek’ suçuyla on yıl iki ay hapse mahkum etti.

Büyükamiral Dönitz bu mahkumiyetini 1957 yılında tamamlayarak hürriyetine kavuştu. Bugün Kuzey Almanya’nın küçük bir şehrinde, çekilmiş olduğu köşesinde yaşamaktadır.

Dünya Savaşı’nın gidişinde çok önemli rolü olan Alman Büyükamirali Dönitz, I. Dünya Savaşından önceki günlerde Breslau zırhlısı ile Türkiye’ye gelmişti. Dönitz, savaş sırasında Türk üniformasını giymiş, sonradan Midilli adını alan Breslau ile Karadeniz savaşlarına katılmıştı. Büyükamiral Dönitz son yıllarda bu hatıralarını Die Fahrten der Breslau im Schwarzen Meer adlı eserinde yayınladı.

1914 yılı ekim ayıydı

Boğaziçi’nde, muhteşem saraylar, beyaz evler, sivri minareler ve koyu siyah servili boz renkli tepelerin önünde iki gri gemi yatıyordu.

Bunlardan dört zarif bacalı, ince uzun tekneli olanı “Breslau – Midilli” idi. Daha uzun, daha geniş ve basık tekneli, korkunç toplar taşıyan taretlerinin yanı başından iki kalın bacası yükselen diğeri ise “Goeben – Yavuz Sultan Selim” idi. Direklerinde kırmızı zemin üzerine beyaz ay yıldızlı bayrak dalgalanan bu gemiler, savaşa hazırlanıyorlardı.

Bu gri gemilerde bulunan Alman denizcileri arkalarında yorucu çalışmalarla geçmiş haftalar ve aylar bırakmışlardı. Bu geçen haftalar ve aylar zarfında da yeni bir Türk Donanması meydana gelmişti. Ordudaki ve donanmadaki arkadaşları kuzeyde, düşman bir dünyaya karşı savaşırken, buradaki Alman denizcileri sadece barış içinde ‘askercilik’ oynamak zorundaydılar. Fakat onlar da bundan bir süre önce savaşın tadını biraz olsun tatmıştı. Fransız limanlarını baskınvari bombardıman edip silahlarının gücünü göstermiş, sonra da bütün düşman filolarının burnunun dibinden Ege denizine sıyrılıp, batmaktan kurtularak Çanakkale Boğazı’ndan içeri dalmışlardı.

Sonra bekleyiş başlamıştı. Sadece çalışmak ve sabretmekten ibaret olan müşkül bir zaman. Bu, aynı zamanda bir hazırlık devresiydi. Alman gemileri, artık Türk gemisi olmuş, Osmanlı deniz kuvvetlerinin çekirdeğini teşkil etmişlerdi. Alman denizcileri ise büyük Türk deniz zaferleri çağına layık subay ve erlerle eğitim yapıyorlardı.

Bir gün, o ana kadar sadece Marmara’yı tanımış olan ‘Midilli’ birkaç torpitobotla birlikte, Boğaziçi’nden geçerek eğitim yapmak üzere ilk defa Karadeniz’e açıldı. Hiçbir Rus harp gemisine rastlanmamıştı. Görünürlerde yalnız Romen ve Rus ticaret gemileri vardı. Fakat maalesef Ruslara ilişmemek zorundaydık. Çünkü Türkiye, Rusya ile harp halinde değildi. Vapurlar alaycı bir şekilde sanki bizi iğneler gibi bayraklarını mezestre ediyorlardı. Türk hilali ise isteksiz isteksiz bu selama karşılık veriyordu.

Rus harp gemileriyle karşılaşsaydık ne olacaktı? Bunu çok düşünmüştük. Acaba Türklerin gücünü pek iyi takdir edemedikleri için ilk olarak ateşe başlarlar mıydı? Böyle bir taarruzu mu beklemeliydik?

Haftalar böylece zahmetli ve ince çalışmalarla geçiyordu. İstirahat günlerinde ise gemiler, o büyük İstanbul şehrinin cazibesinden ve eğlencelerinden uzakta Tuzla körfezinde yatıyorlardı.

Bu iki münzevi gemi için yalnız öğleleri bir şehir hattı vapurunun gelişi bir parça değişik oluyordu. Böylece Fransa’ya yapılan şiddetli taarruzlardan, Hindenburg’un güçlü demeçlerinden haberdar olabiliyorduk. Akşamlan ise Tuzla körfezinde deniz banyosu yapılıyor, nöbette olan subay ve erler hariç, herkes suya dalıyordu.

Bir gün, içimizden biri önemli bir sebeple İstanbul’a gitmişti. Bu arkadaş tam Galata köprüsünün yanında ‘İstanbul’ gazetesini satan gazeteci çocukların baskınına uğramıştı. Gazetede Almanya’nın on altı gemi kaybetmiş olduğu deniz savaşlarından, Rusların zaferlerinden, Fransızların Hannover’e kadar olan ileri yürüyüşleri gibi muhayyel haberlerden bahsediliyordu(!) …

Akşam arkadaşımız İngiliz Bahriye misyonunun yanında bulunan Tokatlıyan Oteline gitmişti. Osmanlı donanmasına bir Alman amiralinin komutan tayin olunmasına rağmen, bu misyon hala İstanbul’da bulunmaktaydı.

Herkes, bu ihtiyar İstanbul şehrinin, kamuoyu ve partilerinin ‘Üçlü İtilafa’ taraftar olmadığını biliyordu. Türkiye’nin öz varlığını koruyabilmesi için Almanya ve Avusturya – Macaristan tarafında bulunmasını isteyen Alman dostu Türkler, çok mücadele etmek zorundaydılar. Ancak bu şekilde İngiltere’nin Irak’a, Fransa’nın Suriye’ye, Rusya’nın İstanbul’a yürümek hususundaki gayretlerine karşı durulabilirdi. Rus harp gemileri çoktan beri Boğaz’a doğru bir sefere hazırlanmıyorlar mıydı?..

Ama direklerinde ay yıldızı taşıyan bu iki gri gemi nöbetteydi.

TÜRKİYE’NİN İSTİKBALİ İÇİN ELİNİZDEN GELENİ YAPINIZ

“Yarın sabah saat 5.30′ da vira demir edilerek eğitim için Karadeniz’e çıkılacaktır.”

26 Ekim 1914’te Breslau’a donanma komutanı tarafından bu emir verilmişti. Vakit henüz geceydi. Karanlıkta menekşe mavisi gök, Asya ile Avrupa’yı ayıran akıntılı suların üzerinde kubbeleniyordu. Karada hemen hiçbir ışık yoktu. Yalnız yıldızlar açık ve berrak bir şekilde parlıyorlardı.

Gece yarısı nöbetçisi sabah saat dörtte nöbeti sabırsız bir şekilde sabah nöbetçisine teslim etti. Acelesi vardı. Saat 5.15’e kadar bir nebzecik olsun uyumak istiyordu. Zira 5.30′ da manevra dolayısıyla tekrar yukarıda olmak zorundaydı…

Sabah nöbetçisi, saat 4.30′ a kadar yapılacak fazla bir şey olmadığından, günün programını bir kere daha aklından geçirdikten sonra hatıralarına gömülmüştü. 4.20′ de nöbetçi, borazanı ve trampetçiyi kaldırdı. Her iki bando eri nöbetçi çavuşun düdük işaretiyle kalk borusunu çalmak üzere mahmur mahmur bekleşiyorlardı. Tam saat 4.30′ da nöbetçi assubay, nöbetçi subayına kalk vaktinin gelmiş olduğunu bildirdi. Batarya düdüğü çalındı. Başüstü nöbetçisi yerinden fırlarken, iki bandocu da boru ve trampetle ‘Hayatı Sevin’ havasını çalmaya başladılar. Bu, az sevimli sese artık farelerin bile uyanmış olmaları lazımdı. Gereğinde nöbetçiler de az veya çok nezaketle bu çağrıya yardımcı oluyorlardı. Branda hamakları istif edenler, dolabın yanına sıralanmışlar, muntazam sıkı sıkı sarılmış brandaları alıyorlardı. Bütün mürettebata daha ilk dersten, çok iyi sarılmış bir branda hamağın tehlike anında bir adamı su üzerinde tutabileceği öğretilirdi.

5.15′ te kahvaltı ediliyordu. Masalar açılıp indirilmişti. Büfeciler ekmek, tereyağı ve kahve taşıyorlardı. Sofra başında artık erken kalkmanın tesiri çoktan geçmişti. Herkes yeni bir güç kazanmıştı. Bu serbestlik içinde birden nöbetçi çavuşu düdüğünü öttürdü.

-Sancak vardiyası deniz postasının ilk numaraları iskele baş üstüne!

-İskandilciler iskandil tavalarına!

– Sancak filikası mürettebatı vira demir için başüstüne!

İkinci komutan başüstünde sakin sakin dururken filikacılar da acele etmeden kaportadan yukarı çıkıyorlardı. Fakat ‘İkinciyi’ görür görmez bacaklarına öyle bir kuvvet geliverdi ki, manevra yerlerine doğru adeta fırladılar.

Nöbetçi subayı deniz postalarını kontrol ederek geminin harekete hazır olduğuna kanaat getirdi. Makine dairesi de makinelerin hazır olduğunu rapor ediyordu. Komutan köprüye gelerek saat tam 5.30′ da vira demir komutunu verdi.

Öte yanda ‘Goeben’ de ve diğer iki eski muharebe gemisinde, “Hamidiye” ile “Berk’te” de her şey aynen cereyan etmekteydi. “Breslau” demir almış, makineleri çalışmaya başlamıştı. Diğer gemileri takiben boğaza doğru hareket ettik.

Kırmızımsı bir şekilde parıldamaya başlayan şafağın ilk ışıklan altında, kıyılan; bahçeler, parklar, villalar ve konaklarla süslü olan bu, dünyanın belki en güzel boğazında seyrediyorduk. Turuncu bir gök üzerine serviler koyu bir renkle sanki çizilmişlerdi. Karada tam bir sessizlik vardı. En küçük bir esinti bile hissedilmiyordu. Yalnız birkaç erkenci kuş yükseklerde cıvıldaşıyordu.

Breslau, Hamidiye, Berk ve Peyk küçük kruvazörleri ile birlikte öne geçmişti. Mayın hatlarından dikkatle geçerek Boğaz dışına doğru dümen tuttuk. Karadeniz’e açılıyorduk.

Sabah seyir ve top atışlarıyla geçmişti. Öğleye doğru ise kruvazör, torpitobotlarla takviye edilerek daha önemli eğitimler için görevlendirildi.

O sırada Rusların harp gemileri ve bir büyük mayın gemisiyle Boğaz’ın önünü mayınlayıp kapamak suretiyle dönüşümüzde bizi havaya uçurmak istedikleri haberi geldi. Türkiye; hala Rusya ile barış halinde bulunduğu halde bu şekilde gemileri hareketten alakonmuş oluyordu.

Amiralimizin planı ise Rusların dönüş yollarını kesmek suretiyle onların bu hilekarca hareketlerine bir karşılık vermekti.

Öğleden sonra bütün filo sancak gemisinin etrafında toplanarak demirlediler. Saat dörtte sancak gemisinden verilen bir işaret, gemi komutanlarını Goeben’e emir almak üzere toplantıya çağırıyordu.

Komutanımız Albay Kettner, ciddi fakat parıltılı bir yüzle bu toplantıdan döndüğünde bir kere daha okun yaydan fırlamış olduğunu anlayıp hissetmiştik. Marmara’daki o uzun barış günleri artık geçmişti. Halbuki bir zamanlar, ‘bu ne biçim iş, arkadaşlarımız memlekette savaşırken, o Türkiye’de böyle hiçbir şey yapmamaya mahkûm edildi’ diye komutanımızın kaderine nasıl kızıyorduk? …

Gemilerimiz Amiralin emirlerine göre, kendilerine düşen vazifelere hazırlanmaktaydılar. Düşmanca hareketlere ilk defa Rusya başlamıştı. Şimdi, yere atılmış olan bu düello eldiveninin yerden kaldırılması gerekiyordu. ‘Breslau’ görevini almıştı. ‘Hamidiye’ ve ‘Berk’ de beraberimizde olacaktı. İki eski zırhlı ‘Barbaros’ ve ‘Turgut’ Boğazı Rus taarruzlarına karşı korumak üzere geride kalıyorlardı.

Goeben, torpitobotlar ve bir mayın gemisi ile birlikte Sivastopol’a gidecekti. Filotillamız ise Odesa’ya gitmek üzere emir almıştı. ‘Hamidiye’ Feodosia – Kefe’yi ziyaret ediyordu. ‘Breslau’ ile ‘Berk’ ise şimdilik doğuya doğru hareket edeceklerdi. Birbirimizden ayrılmadan önce sancak gemisinden bir işaret almıştık:

“Bütün gemilere! Türkiye’nin istikbali için elinizden geleni yapınız! Amiral.”

Bacalarımızdan kalın dumanlar savurarak güçlü muharebe kruvazörümüzden ayrılırken; bu işareti ifade eden sancaklar “Goeben’in” direğinde dalgalanmaktaydı. Yeni başlayacak bir savaşa doğru yol alırken bu manalı işaret sancakları dizisini daha uzun bir müddet gözlerimizle takip ettik.

NOVOROSİSK

Yarım yol süratle, çöken gecenin içine doğru ilerliyorduk. Karanlığın bastırması üzerine gemiler karartıldı. Hamidiye bizi dümen suyumuzdan takip etmekteydi. Küçük ‘Berk’ ise sancak baş omuzluğumuzda seyrederek yan emniyetimizi sağlıyordu. Bütün lumbuzlar ve alt güvertelerin ışıkları siperlenmişti. Güvertede hiçbir ışık yoktu. Hatta ne borda, ne de silyon fenerleri çekilmişti. Gemi, siyah bir gölge gibi gecenin içinde kayıyordu. Hava, o kadar karanlıktı ki, en yakın mesafeleri bile görmek imkansızdı.

Her nöbetçi, nöbetçi subaya, nöbetçi subay ise ikinci komutana ‘geminin karartıldığını’ rapor etmişti.

Nöbet sancak vardiyasında idi. Sancak savaş vardiyası kendisini vazife için nete ediyordu.

Güverte personeli, sancak ve iskele savaş vardiyaları olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. Her vardiya yalnız başına toplan, ışıldağı, cephaneliği kısaca bütün savaş yerlerini donatabilecek şekilde teşkil edilmişti. Subaylar da iki savaş vardiyasına ayrılmıştı.

İkinci komutan bir vardiyanın, topçu subayı ise diğer vardiyanın amiri olarak, gemi komutanı köprü üstünde bulunmadığı zamanlar ona vekalet edip düşmanla anı bir karşılaşma halinde ilk adımları atarlardı.

Nöbet sırası sancak vardiyasındaydı. Batarya komutanları topçuların, ışıldak subayları ışıldakçıların, cephane subayları cephanecilerin vazifeye hazır olduklarını topçu subayına rapor ettiler. Topçu subayı vardiyasına kısaca durumu açıkladı. Nelere dikkat edilmesi gerektiğini, nelerin beklendiğini söyledi. Sonra savaş vardiyası yerlerini aldı. Toplar nete edildi. Hoparlörler, telgraflar ve telefonlar tecrübe edildi. Işıldağın brandası fora edilerek mesafe ayarına bakıldı. Toplar dolduruldu ve emniyete alındı. Telgraflar ve hoparlörlerle toplara her görüş durumuna göre bir ateşe başlama mesafesi verildi. Artık savaş vardiyası vazifeye hazırdı. Diğer vardiya ise deliksiz bir uyku çekmek üzere istirahate geçebilirdi. Çünkü kendilerini arkadaşlarına emanet edebileceklerini biliyorlardı.

Akşam, gezinti güvertesi pırıl pırıl ışıklarla donatılmış bir şekilde güneye doğru seyreden bir Romanya vapurunu geçtik. Bu rastladığımız son ışıklı vapur, ışıklarını dostça bize gösteren son barışçı tekneydi. Artık bu andan itibaren “Midilli” gece karanlığında düşman gemilerinin siyah gölgelerini görecekti.

Ertesi gün, bizim küçük filo, Karadeniz’in ortasında bulunuyordu. Hava hala güzel ve aydınlıktı. Düşmandan bir iz görülmüyordu.

Akşam ‘Hamidiye’ Kırım’ın önemli limanlarından biri olan Kefe’ye küçük bir ziyaret yapmak üzere kuzeye gönderildi. Breslau ve Berk doğuya doğru seyre devam ettiler.

Gece soğuk ve yağmurluydu. Rüzgar sertleşiyor, deniz kabarıyor ve başüstünde durmak gittikçe zorlaşıyordu.

Gece ilerlemiş, biz «Berk» ten de ayrılmıştık. Doğu rotasında seyre devam eden Berk, Novorosisk’e gidiyordu. Breslau keskin bir çark yaparak kuzeye döndü ve Kerç boğazına doğru yol verdi. Orada yapılacak küçük bir işimiz vardı.

Sabahın alaca karanlığında üzeri hafif bir sis tabakasıyla kaplı alçak tepeler halinde Kerç boğazı göründü. Düşman bala ortalıkta görünmüyordu. Yüksek süratle güneydoğuya, büyük petrol limanı Novorosisk’e doğru seyre başladık. Zaman zaman şiddetli yağmur sağanakları altında kara, gözden kayboluyordu. Saat dokuza doğru hava açıldı. Muhteşem Kafkaslar zincirinin batı kolunu teşkil eden sıradağlar iskele tarafından yükselmeye başlamıştı. Bu dağları ileride sık sık ve çok daha yakından görecektik.

Denize kadar inen güzel bir tepenin teşkil etmiş olduğu bir burunu dönerek büyük bir körfeze girdik. Güneş zaman zaman hafif sağanakların arasından yüzünü gösteriyordu. Bu körfezin öbür ucunda Novorosisk vardı. Berk daha gün yeni ışımaya başlarken, oraya varmış ve limanda yatmakta olan vapurların topyekun teslimini talep etmişti. Aksi halde Türk donanması gelecek, şehrin bütün resmi tesislerini bombardıman ederek yakıp yıkacaktı.

Türk donanması şu anda güçlü Midilli’nin kişiliğinde şekilleniyordu. Arkamızda köpüklü bir dümen suyu izi bırakarak limanın uzun torbasından içeri süzüldük. Güzel ormanlarla kaplı, yüksek dağlarla çevrilmiş büyük liman ve endüstri şehri önümüzde uzanıyordu. Dev cüsseli sayısız petrol tankları, yan yana sıralanmıştı. Büyük tahıl siloları ve liman tesisleri uzun bir dalgakıranla muhafaza altına alınmıştı.

Berk, iç limandan çıkarak bizi karşıladı. Emrin yerine getirilmiş olduğunu rapor etti. Limanda yatmakta olan tarafsız devletlere ait gemileri de gösterdi. Bunlar bir Hollanda ve bir İngiliz gemisinden ibaretti. Bu gemilere ve maalesef ki, bilhassa ikincisine bir zarar vermemek zorundaydık. Çünkü Türkiye henüz İngiltere ile harp halinde değildi. Komutanımız Berk’i Rus deniz birliklerinin gelmesi ihtimaline karşı gözcü olarak liman ağzına gönderdi.

Şehir hala sessizdi. Sahil bataryalarını dikkatle gözlüyor ateş açmaya karar verip vermediklerini anlamaya çalışıyorduk. Hiç bir atış yapılmıyordu. Her şey sakindi. Rus subaylarının, kır yollarından kaleye doğru nasıl koşuştuklarını görebiliyorduk. Artık bataryaları alarm haline getirebilirlerdi. O sırada bizim salvolarımız da kıyı istihkamları üzerinde gürlemeye başlamıştı. Rusların panik halinde her istikamete doğru kaçıştıklarını görebiliyorduk.

Rus bayrağı taşımakta olan bir motor, iç limandan çıkarak bize doğru yaklaştı. Fakat Ruslar bizi uzun müzakerelerle oyalayarak önemli askeri tesisleri emniyete almadan önce salvolarımızı göndermekte acele etmeliydik. Mezze borda ateşimiz mendireğin üzerinden aşıp limanın içine doğru gümbürdedi. Rus habercisi vaktin artık çok geç olduğunu akıl etmiş olmalı ki, aceleyle motorunu geriye çevirerek mendireğin altına sığındı.

On dört Rus vapurunun hepsi yanıp batıncaya kadar limana salvo üstüne salvo yağdırmıştık. Mendireğin yakınına doğru sokulduk.

-Petrol tanklarının en ön sırasına, sağa doğru hedef değiştir! …

-Bir numaralı top! … Ateş! …

Bu, tam bir isabetti! Fakat hayret! İnfilak olmamıştı. Petrol kalın bir şerit halinde tanktan dışarıya doğru akıyordu.

-İki numaralı top!… Ateş! …

Şiddetli bir tarraka ile bina yüksekliğindeki bir tankın tavanı yüzlerce metre havaya fırlamış ve tekrar aşağıya, kıpkırmızı alevlerle yanan kazana düşmüştü.

İnfilaklar birbirini takip ediyordu. Alevler yakınlardaki diğer tanklara da yayılmaktaydı. Güneydeki tank dizileri de artık alevden bir denize gömülmüş gibiydi. Kırmızı ve korkunç bir ateş sütunu havalara yükseldi. Koyu bir duman kümesi mendireğin ucundaki fener kulesinin önünden bütün şehrin üzerine yayılıp kümeleniyordu. Bu kalın duman tabakaları göğü yavaş yavaş kapladıkça Novorosisk, gece olmuş gibi kararıyordu.

Dumanların aralarından sızan kararsız ışıklar güneş tutulmasını andırıyordu. Tankların son sırası da yetmiş kadar büyük petrol tankının hepsi yanıncaya kadar topa tutuldu. Ruslar için dünyanın onu gelmişti sanki. Yaya, arabayla, otomobillerle, her çeşit taşıtla bazen üç kişi bir atın üstünde şehri terk ediyordu.

Daha sonraki salvolarımız, tahıl silolarına, liman ve dok tesislerine ayrılmıştı. Maden kömürü dekovilleri ve vinç tesisleri tahrip edildi. Depolar ve istasyon tesisleri de topa tutularak yakıldı. Fakat istasyonun bombardımanından, gemiden direkt olarak görülemediği için harita vasıtasıyla atış yapıldığından, iyi netice alınamamıştı. Bununla beraber sonradan İstanbul’da bize gösterilen bir Rus filmini seyrettikten sonra istasyon ve marşandiz trenlerinin yerlerini tespit için yapmış olduğumuz tahminlerden memnun kaldık.

Tahıl silolarından çıkan parlak alevlerle, tanklardan yükselen kalın dumanlar, şehrin üzerinde kenetlenmişti. Bu bir tahrip ve yok etme tablosuydu. Vazifemiz tamamlanmıştı.