Uzun zamandır görmek istediğimiz, hayalini kurup da bir türlü gidemediğimiz serhad şehri Edirne’ye gitmek için nihayet yola revan olduk. Şehre yaklaştıkça, yol boyunca uzayıp giden ‘‘Trakya’nın Sarı Gelini’’ olarak bilinen ayçiçek tarlalarına rastlıyoruz. Bir insan boyunu geçecek kadar büyüyen ayçiçekler adeta sarı üniformalı bir orduyu andırıyor.

Şehrin girişinde ayrıca, bu yıl 655.’si düzenlenen Tarihi Yağlı Kırkpınar güreşlerini simgeleyen güreşe tutuşmuş iki pehlivan heykeli bizi karşılıyor.

Edirne Müdafii Şükrü Paşa Anıtı

İlk ziyaret yerimiz kararlaştırmış olduğumuz, Edirne’ye hâkim noktada bulunan Şükrü Paşa Anıtı’na varıyoruz. Balkan Savaşları sırasında şehrin müdafaa edildiği bu noktada, adını tarihe altın harflerle yazdıran kahraman Şükrü Paşa’nın temsili anıtıyla karşılaşıyoruz. Anıtın arkasında yer alan, günümüzde Balkan Savaşı Müzesi olarak ziyaretçilerini ağırlayan tabyalar bulunuyor.

Tabyaları gezerken, ecdadımızın kahramanlıklarına şahitlik eden savaş malzemelerine, ordunun yemek odalarına ve istirahat ettiği koğuşlara, cephane ve savaş planlarının yapıldığı salonlara rastlıyoruz. Savaş topları, yemek listeleri, çeşitli resim ve fotoğraflar ile konu mankenleri ve ses efektleriyle zihnimizde bir an dönemin atmosferi canlanınca gözyaşlarımıza hâkim olamıyoruz. Vatan savunması için gözlerini bir an için kırpmayıp, canla başla mücadele eden ecdadımızı yâd ederek buradan ayrılıyoruz.

Üç Muhteşem Eser

Şehir merkezine vardığımızda, etrafımızı şöyle bir temaşa ediyoruz. Geçmişten gelen ve hâlâ tarihe meydan okuyan bu muhteşem değerlerimizi seyretmek, bizde tarifi imkânsız bir haz uyandırıyor. Bir tarafımızda serhad şehriyle bütünleşen, Edirne denince ilk akla gelen, o ince ve zarif ruhlu Koca Mimar Sinan’ın ihtişamlı eseri Selimiye Camii. Hemen sol tarafımızda, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan şehrin en eski mimari harikası olan çok kubbeli Eski (Ulu) Cami. Yaklaşık üç yüz metre ileride ise ismini de mimari yapısından alan Üç Şerefeli Cami bulunmaktadır. Şehirle adeta bütünleşmiş olarak bir arada bulunan bu muazzam yapılar, sanki bizi ‘‘hoşgeldin’’ edasıyla kucaklıyor.

Selimiye Camii

Selimiye Camii’ne doğru ilerliyoruz. Her adımımızda tarihimizden ve kültürümüzden hâlâ izler taşıyan bu coğrafyada, geleneklerimizden ve geçmişimizden kopmadığımızı görmek bizlere mutluluk veriyor. Cami, taş duvarlarla çevrili geniş dış avlusundaki büyük bir şadırvanla bizi karşılıyor. Farklı şehirlerden ve ülkelerden gelen ziyaretçiler adeta camiye akın ediyor. Biz de caminin yüksek kapısından içeriye adımımızı atıyoruz. İçeride bizi şaşkına çeviren sekiz adet fil ayağını andıran yüksek sütunlar ve bu sütunlar üzerine oturtulmuş devasa kubbeden gözlerimizi alamıyoruz. Baş döndürücü bu atmosfer karşısında insanın büyülenmesi işten bile değil.

Ters Lalenin Hikâyesi

Mimari harikayı incelerken bir ara müezzin mahfilinin mermer sütunu üzerine oyulmuş ters lale motifi gözümüze ilişiyor. Orada bulunan bir başka gezi ekibinin rehberinden dinlediğimize göre ters lalenin hikâyesi şöyle imiş: Rivayete göre, caminin inşa edileceği yerde önceden bir lale bahçesi varmış. Ancak bahçenin sahibi burayı satmak istemiyormuş. En sonunda camiye bir lale motifi konulması şartıyla arsayı satmış. Mimar Sinan da lale motifini “ters” olarak yapmış. Bu motifin manası bu arsada bir lale bahçesi olduğu, ters olması ise sahibinin tersliğini temsil etmekteymiş.

Selimiye Arastası

Cami avlusundan açılan bir kapıdan geçerek merdivenlerden iniyoruz. Arasta ile cami avlusunu birbirine bağlayan taş merdivenlerden aşağıya inerken dinlenme taşları gözümüze ilişiyor. Usta mimarın yapmış olduğu bu dinlenme taşları, hâlâ varlığını sürdürmektedir. Biz de burada iki dakika dinlenirken Mimar Koca Sinan’a hayır dualar ediyoruz.

Merdivenlerin nihayetinde ışıl ışıl ve rengârenk dükkânlar bizi karşılıyor. Tipik bir Osmanlı AVM’si olan bu çarşı, Selimiye Cami’ye ek gelir elde etmek amacıyla yapılmış olup, günümüzde burada daha çok serhad şehrini hatırlatacak hediyelik eşyalar satılıyor. Her derin nefes alışımızda o mükemmel mis kokulu meyve sabunları bizi kendisine çekiyor. Görülmeye değer bir renk cümbüşü oluşturan çarşıdan, Edirne hatırası olarak bu mis kokulu meyve sabunlarından satın alıyoruz. Gezdiğimiz çarşıda aynalı süpürge, Selimiye motifli havlu gibi çeşitli hediyelik eşyalar, Edirne’ye has badem ezmesi, kallavi kurabiye çeşitleri ve daha neler neler…

Eski (Ulu) Camii

Eski Cami’ye doğru hareket ediyoruz. Cami bizi iki minaresiyle karşılıyor. Girişteki ana kapının sağ tarafındaki duvarda celi sülüs hattıyla muazzam büyüklükte yazılmış Allah (c.c.), sol taraftaki duvarda ise Muhammed (s.a.v.) lafzı, bizi içeriye davet ediyor.

Hüsn-i Hattın En Güzel Örnekleri

Caminin içinden gelen karanfil kokusunun verdiği huzur karşısında, adeta büyüleniyoruz. İç mekân duvarlarındaki celi sülüs hattıyla sanatkârane bir sûrette işlenmiş yazılar, içeriye adımımızı atar atmaz nazar-ı dikkatimizi celb ediyor. Hemen sağ tarafımızdaki duvarda yazılı karşılıklı çifte vav çok derin manalar taşıyor. Kıbleye doğru baktığımızda karşımızda büyük bir vav harfi var ki; insanın bazen anne karnındaki vaziyetini, bazen de insanın secdedeki halini anımsatıyor. Dokuz ayrı kubbeyi taşıyan, fil ayağını andıran pâyeler üzerindeki sanatkârane Esma-i Hüsnalar, Hulefa-i Raşidin’den ve Aşere-i Mübeşşere’den isimler, baş döndürücü kubbelerin üzerine yazılmış ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler…

Hacı Bayram-ı Veli Kürsüsü

Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, İkinci Murad Han tarafından Ankara’dan Edirne’ye davet edilmiş ve bu camide vaazlar vermiştir. Bugün Eski (Ulu) Camii’nin sol tarafında bulunan ahşap vaaz kürsüsü Hacı Bayram-ı Veli hazretleri vaaz ettiği için ona hürmeten kullanılmıyor. Bu kürsünün üzerinde bulunan bir yazı ile bu köşenin Hacı Bayram Veli makamı olduğu belirtilmekte. Rivayete göre Hacı Bayram-ı Veli camiye gittiği bir sabah Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i orta kubbe altında görmüş, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) kendisine ‘‘Bu cami benimdir, ümmetimle bile olurum. Ya şeyh! Zinhar bu makamı hâli görmesinler. Daim gelüp bunda hacet dilesinler’’ demiştir.

Kâbe Taşı (Rükn-i Yemanî)

Eski (Ulu) Cami’de ilgi çeken bölümlerden biri de mihrabın sağ tarafında bulunan Kâbe taşıdır. Bu taş, Kâbe’nin Yemen’e bakan ve bu nedenle Rükn-i Yemanî adıyla anılan köşesinden alınıp buraya getirilmiştir. Bir rivayete göre caminin tamamlandığı gün, Kâbe’nin Rükn-i Yemanî köşesinden bir parça taş düşmüş ve zamanın âlimleri bu taşın yeni yapılan bir cami için düştüğüne karar vererek Edirne’ye göndermişlerdir.

Altı Asırlık Gelenek (Kılıç Kuşanma)

Tarihçilerin naklettiğine göre; tahta geçen padişahlar, cülus merasimlerinin ardından bu camilere gelerek merasimle kılıç kuşanırlar, yeni bir sefere çıkacakları zaman da Cuma namazını bu camilerde kılar ve okunan dualardan sonra orduya hareket emri verirlermiş. Sefer öncesi kılıcıyla minbere çıkan padişahlar, Cuma hutbesini elindeki kılıcıyla okurlar ve bu davranışlarıyla da halka yeni bir fethin olacağı mesajını verirlermiş. Osmanlı’dan kalan bu gelenek, bugün Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki camilerde hâlâ devam etmektedir. Bu camilerden birisi de, Osmanlı Devleti’ne doksan iki yıl başkentlik yapan serhad şehri Edirne’deki Eski (Ulu) Cami’dir.

Üç Şerefeli Camii (Burmalı Camii)

Camiler şehri Edirne’nin diğer önemli mimari harikası olan Üç şerefeli Camii’ne varıyoruz. İsmini de mimari yapısından alan Üç Şerefeli Camii, diğer gezdiğimiz camilerden faklı ve özgün bir mimari güzelliğe sahip.

Dört Farklı Minare

Caminin şadırvan avlusunun dört bir yanına yerleştirilmiş, her biri farklı büyüklük ve genişlikteki dört minaresi dikkat çeken mimarisiyle bizleri kendisine hayran bırakıyor. Camiye adını veren üç şerefeli minareye, içindeki üç ayrı merdivenden ve birbirini görmeden çıkılıyor.  İki şerefeli olan ikinci minare baklava motiflidir. Avlunun arka kısmında sağda bulunan minare tek şerefeli ve yivlidir. Bu minareden dolayı camiye “Burmalı Cami” de denmektedir. Dördüncü minare ise tek şerefeli, dikine kaval yivlerle süslü bir özelliğe sahiptir. Buna da çubuklu minare denmektedir.

Cümle Kapısı

Mermer işlemeleriyle ve yan girintilerin üst bölümlerindeki yazılarıyla ön plana çıkan ve cümle kapısı ile anılagelen bu camiden içeriye adımımızı atıyoruz. Gezdiğimiz diğer camilerden farklı mimari özelliğe sahip olan bu cami, enine dikdörtgen şeklinde tasarlanmış ve inşa edilmiş. İki paye üzerine oturtulmuş ana kubbenin üzeri farklı yazı kuşakları, süslemeler ve değişik motiflerle zenginleştirilmiş. Camii daha çok safların genişliği ve ferahlığıyla ön plana çıkıyor. Ses akustiği, sade yapısı ve farklı mimari özellikleriyle, ziyaretçilerde farklı duygular uyandırıyor.

İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi

Edirne’nin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olan sağlık müzesine rotamızı çeviriyoruz. Trakya Üniversitesi bünyesinde olan İkinci Bayezid Külliyesi, Edirne’yi ziyarete gelen herkesin uğrak yerlerinden bir tanesidir. Osmanlı zamanında, hastaların musiki, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildikleri bu tarihi mekâna giriyoruz. Dönemin hekimliği ve değişik sağlık hizmetleri hakkında geniş bilgiler içeren canlandırmalar ve yazılar bizleri karşılıyor.

Akıl hastalarının tedavi edildiği şifahaneye girdiğimizde karşılaştığımız ortadaki küçük su havuzu ve ney sesi ise adeta ruhumuzu dinlendirip, bizi geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde müze için ‘‘Orada bir Darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilemez, kalem ile yazılamaz.’’ diye tarif eder.

Edirne Sarayı

Son ziyaret yerimiz olan Edirne Sarayı’na doğru hareket ediyoruz. Edirne’nin Sarayiçi mevkiine varıyoruz. Ne hazindir ki, Edirne Sarayı’ndan günümüze yalnızca sarayın kapısı ve yıkık bir bölümü ayakta kalabilmiş. Osmanlı-Rus savaşında (93 Harbi) burası cephanelik olarak kullanılmış ve kentin Ruslar tarafından ele geçirileceği anlaşılınca, cephanelerin Rusların eline geçmemesi için saray imha edilmiş. Her ne kadar hüzünlensek de hâlâ ayakta kalabilen sarayın kapısının haricinde, geçmişe tanıklık eden adaletin timsali olan Adalet Kasrı ve Matbâh-ı Amire (sarayın mutfağı) Edirne’ye gelen ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Seyir Köşkü

Edirne sarayından Meriç köprüsüne doğru hareket ediyoruz. Artık gün batımına yaklaşıyoruz. Tabiatla tarihin birleştiği o muhteşem yere geldiğimizde içimizi tarifsiz bir huzur kaplıyor. Gün batımını izlemek üzere Osmanlı sultanları için yapılmış seyir köşküne oturuyoruz. Nehrin akan suları büklüm büklüm burulurken, havanın beyazdan kızıla çaldığı, tarih ve doğanın bu kadar güzel bütünleştiğine şahitlik ediyoruz.

Serhad şehri Edirne’yi gezmek için o kadar çok bahaneniz olabilir ki: Tarih ile mimarinin, özellikle Osmanlı mimarisinin içiçe olduğu hanlar, hamamlar, saraylar, külliyeler, köprüler, kervansaraylar, camiler ve bedestenler (çarşı) gibi daha birçok muhteşem yapılar… Neredeyse bütün sokaklarında tarihten bir parça bulmak mümkündür. Geçmişe dair kökleri olan, tarihin o eşsiz görkemini günümüze taşıyan her taşında, her sokağında kulağımıza fısıldayacak çok sözü olan sultanlar şehrini geride bırakınca, bir kez daha dönüp bakarsınız sizden uzaklaşan şehre.

YASİN ODABAŞI